Bir hemşireye koştuk, Ayaz ismini söyledi:
“Oğuz… Oğuz Şen… Trafik kazası…”
Görevliler önce duraksadı.
Sonra bir tanesi başını eğdi.
İşte o anda, o saniyede, ben kalbimin yerinden kaydığını hissettim.
Bir şeyin koptuğunu, bir şeyin sonsuza kadar değiştiğini…
“Bekleme salonuna geçelim. Buyrun.” Dedi kadınlardan biri. Dediği gibi yaptık.
“Ben bu hastaneyi tanıyorum.”
Ağzımdan çıkan kelimeleri kendim bile tanıyamadım.
Sanki başkası konuşuyordu içimden. Ama hayır… Bu yer, bu soğuk duvarlar, bu sessiz ama çığlık dolu salon…
Hepsi tanıdık.
“Annemle babam,” dedim, sesim boğazımda çatladı, “onlar da buraya getirilmişti.”
Gözlerim bir noktaya sabitlenmişti ama aslında hiçbir şeyi görmüyordum.
O sandalyeyi…
O koridoru…
O günkü hemşirenin gözlerini… Hepsini hissedebiliyordum.
Aynı yer.
Aynı koku.
Aynı bekleyiş.
Yine bir ölüm sessizliği.
Yine içimde büyüyen bir yokluk.
Oğuz… Tek kaldığımda bana sarılan tek kişi.
“Her şey geçecek abla,” diyen sesini hatırlıyorum.
Şimdi o ses… o sesin sahibi bilincini yitirmiş ve kan kaybediyor.
Ben bir kez daha bekleme salonundayım.
Bir kez daha hayatımın kaderini bir kapının arkasındaki yabancılara teslim etmiş durumdayım.
*
Bekleme salonu hâlâ aynı sessizlikteydi. Dışarıda hayat devam ediyordu belki, ama burada zaman ayakta ölüydü.
Bir saniye, bir saat kadar uzun; bir nefes, yüzyıl kadar ağırdı. Kapının üzerindeki “Ameliyathane” tabelasına bakarken, gözlerim dolu dolu, içimden sadece tek bir cümleyi tekrar ediyordum:
“Oğuz bana kalsın… lütfen bu kez biri bana kalsın.”
Ayaz elimi bırakmamıştı.
Bir şey demiyordu; sanki onun da dili yutulmuş gibiydi.
O an, sadece susarak yanımda olması bile bana nefes olmaya başlamıştı.
Ama içimde hâlâ karanlık bir çukur vardı.
Derin, soğuk ve her saniye büyüyen.
Sonra, kapı açıldı.
Bembeyaz önlüğüyle bir doktor içeri girdi.
Gözlerinin altı morluydu, alnında ter…
Yorgundu.
Ve bu yorgunluk, sadece mesleki değildi.
İçeriye adım attığı anda herkesin nefesi tutuldu. Ben ayağa kalktım.
Ellerim buz gibiydi. Ayaz da doğruldu, ama bir adım arkamda kaldı.
Doktor bize döndü. Göz göze geldik.
O an bir annenin, bir kardeşin, bir insanın ne kadar dua edebileceğini anladım.
Sadece gözlerimle, yalvarırcasına soruyu sordum:
“Yaşıyor mu?”
“Yaşıyor.”
Bir anda bacaklarım boşaldı.
Dizlerimin bağı çözüldü ama düşmedim, çünkü Ayaz beni tuttu.
“Durumu kritik,” dedi doktor, “ama yaşıyor. Çok fazla kan kaybı oldu. Şu an yoğun bakımda. Birkaç gün çok önemli olacak. Organları zarar görmedi ama vücut zayıf düştü. Beyin sarsıntısı da geçirdiği için bir süre bilinç kapalı kalabilir.”
Her kelimesini içime kazır gibi dinledim.
“Şu an konuşamaz, ama yaşama ihtimali yüksek.
Direniyor,” dedi doktor.
“Kardeşiniz güçlü biri olmalı.”
Ben o an gözyaşlarıma engel olamadım.
Yere çömeldim. Ayaz diz çöktü yanıma.
Sadece ağladım.
Ama bu sefer korkudan değil,
Umuttan.
Ve emindim ki, bu hastane koridorundaki herkesin umudu yeniden yeşeriyordu.

