Bir Sabah Uyandığımda Herkesin İç Sesini Duyabildiğimi Fark Ettim

Bir Sabah Uyandığımda Herkesin İç Sesini Duyabildiğimi Fark Ettim
Bir sabah uyandığımda herkesin iç sesini duyabildiğimi fark ettim. İlk başta bunun bir rüya olduğunu sandım. Gözlerimi açar açmaz annemin sessizce mutfakta kahvaltıyı hazırlarken aklından geçirdiklerini duydum: “Umarım bugün iyi geçer. Onun moralinin bozuk olduğunu hissediyorum ama bir şey de sormaya korkuyorum.”
Şaşırdım. Annemin dudakları kımıldamıyordu ama zihninden geçenleri duyuyordum. Rüya değil miydi bu?
Kalktım, banyoya gittim. Aynada kendime baktım. Normal görünüyordum. Ama zihnim hiç olmadığı kadar gürültülüydü. Sokağa çıktığımda bu yeni “yetenek” ya da belki de “lanet” tüm şiddetiyle yüzüme çarptı. Yoldan geçen her insanın düşünceleri, korkuları, planları, pişmanlıkları… Hepsi beynime hücum etti.
“İşe geç kaldım, patron yine kızacak.”
“Ona neden dün gece ‘seni seviyorum’ diyemedim ki?”
“Keşke bu sabah aynaya bakmasaydım, yaşlandığımı fark ettim.”
Hepsini duyuyordum. Herkesin en içten, en çıplak hali zihnimden geçiyordu. Yüzlerinde hiçbir duygu belirtisi yoktu ama içlerinde fırtınalar kopuyordu. Ve ben, tüm bu fırtınalara tanıklık ediyordum.
İlk gün çok zordu. Kalabalık ortamlarda bulunmak neredeyse imkânsız hale geldi. Metroya binmek tam bir işkenceydi. Onlarca, belki yüzlerce iç ses birbirine karışıyordu. Kimisi susmak bilmiyordu, kimisi içten içe ağlıyordu. Ve en kötüsü, dışarıdan hiçbir şey belli olmuyordu. İnsanlar gülümsüyor, konuşuyor, mesaj yazıyor, kahve içiyordu ama içleri paramparçaydı.
Zamanla alıştım. Belki de savunma mekanizmam devreye girdi. Gürültüyü filtrelemeyi, sadece dikkatimi çeken düşüncelere odaklanmayı öğrendim. Bazı sesler diğerlerinden daha yüksek çıkıyordu; dürüst olanlar, bastırılmamış olanlar… Çocukların iç sesi mesela, tertemiz ve dürüsttü. Bir çocuğun düşündüklerini duyduğumda içim hafifliyordu: “Köpeğe dokunabilir miyim acaba? Çok sevimli. Ama annem bağırır mı?”
Yetişkinlerin düşünceleri ise daha karmaşıktı. Kimi yalan söylüyordu ama zihni gerçeği bağırıyordu. Kimi gülerken, aslında ağlamak istiyordu. Kimi de her gün rol yaparak yaşıyordu. Birinin yüzüne baktığınızda anlayamayacağınız onlarca duyguyu artık hissedebiliyordum.
Bir gün, kalabalık bir kafede otururken karşı masadaki genç bir adam dikkatimi çekti. Gülümsüyor, arkadaşlarına espriler yapıyordu. Ama iç sesi çok netti: “Bugün hayatıma son vermeyi planlıyorum ama önce onlarla son bir kahve içmek istedim.”
Donakaldım. Ses çok netti. Göz göze geldik. Bir şey söylemeden ayağa kalktım, masasına gittim.
“Sana bir şey söylemek istiyorum,” dedim.
Şaşırdı. “Tanışıyor muyuz?”
“Hayır, ama… yalnız olmadığını bilmeni istedim.”
Gözleri doldu. Bir şey demedi. Ama o anda iç sesi sustu. Sadece sessizlik… Belki de sadece bir anlığına, ama zihnindeki karanlık dağılmıştı.
O günden sonra bu “yeteneğe” farklı bakmaya başladım. Başta bir lanet gibi gelmişti, ama belki de bir lütuftu. İnsanların en savunmasız hallerine tanık olmak, onlara daha nazik, daha anlayışlı yaklaşmamı sağladı. Çünkü artık biliyordum ki herkes bir şeylerle savaşıyordu. Gülümsediği halde ağlayan, güçlü görünüp içten içe yıkılmış olan çoktu.
İç sesleri duymak, bana insan olmanın ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ne kadar derin olduğunu gösterdi. Belki de bu yüzden bu sabah bir daha hiç kimsenin iç sesini duymadım. Sessizlik geri geldi. Ama ben artık eskisi gibi biri değildim.
Belki de en derin anlayış, sessizliğin içinde başlar.
(Visited 6 times, 1 visits today)