Bir varmış, bir yokmuş… Uzak diyarlarda, sislerle kaplı bir dağın yamacında, asiye adında meraklı bir kız yaşarmış. Asiye her gece gökyüzüne bakar, yıldızların arasında gizli bir dünyanın olduğuna inanırmış. Köyündekiler ona hep “Boş hayaller kurma.” derlermiş ama Minel, kalbinin derininde bir gün bu gizemli dünyanın kapısını bulacağını hissedermiş.
Bir sabah erkenden, dağın eteğindeki ormana yürümeye karar vermiş. Rüzgâr ağaçların arasından esiyor, yapraklar sanki ona bir şeyler fısıldıyormuş. Asiye yürüdükçe, ormanın ortasında parlayan garip bir taş görmüş. Taşa dokunur dokunmaz etrafı ışıkla dolmuş, gözleri kamaşmış ve ardından derin bir sessizlik çökmüş.
Bir süre sonra, “Gözlerimi açtığımda gördüklerime inanamadım,” diye fısıldamış Asiye. Çünkü orman yok olmuş, onun yerine gökyüzünde süzülen adalar, altın kanatlı kuşlar ve şeffaf renklerde parlayan çiçeklerle dolu bir dünya belirmiş. Renkler sanki müzikle dans ediyor, kuşlar melodilerle konuşuyormuş.
Asiye, orada yaşayan minik bir kelebek perisiyle tanışmış. Peri ona, “Bu dünya, hayal edenlerin kalbinde gizlidir,” demiş. “Sen inanmayı hiç bırakmadığın için buraya gelebildin.” Asiye bu büyülü diyarda bir süre kalmış, her köşesini keşfetmiş. Ancak geri dönme vakti geldiğinde peri ona bir yıldız tozu vermiş: “Ne zaman yeniden inanırsan, kapı yine açılır.”
Asiye köyüne döndüğünde her şey eskisi gibiydi ama kalbi artık ışıkla doluydu. O günden sonra kimseye hayal kurmaktan vazgeçmemesini öğütlemiş. Çünkü bazen en gerçek mucizeler, sadece inanmayı sürdürenlerin gözlerinde parlıyormuş
