Bir pazar sabahıydı, ailemle birlikte uzun ve keyifli bir kahvaltının ardından çaylarımızı koyup Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını anlatan bir film izlemeye başladık. Film gayet keyifli ilerliyor Paşa’nın yaptıklarıyla bir kez daha gurur duyuyorduk.
Her şey o tuhaf ışığın pencereden içeri dolduğu anda başladı. Birden her yer bembeyaz kesildi, gözlerimiz kamaştı. Ardından, toz bulutları bizi oluşan girdaba çekti ve gözümüzü açtığımızda İstanbul’daydık ancak etrafta bir değişiklik vardı: binalar eski, arabalar yok, gemiler yok, marketler yok, herkes oldukça ilginç giyinmiş…
Hızlıca bir gazete buldum ve yılına baktığımda gözlerime inanamadım. 1927 mi!? Nasıl olurdu bu? Sıradan bir pazar günü ailecek otururken bir ışık geldi ve bizi geçmişe mi ışınladı yani? Ne yapacağımızı bilmez hâlde etrafa bakarken bir çocuk bana çarptı ve koşarak uzaklaştı. Bir mektup düşürmüştü. Mektupta seçilmiş bir aile olduğumuz ve istediğimiz bir kişiyi kendi zamanımıza dönerken yanımızda götürebileceğimiz yazıyordu. Alacağımız kararın bütün dünya düzenini değiştireceği de not olarak eklenmişti. Bu durumda götürmemiz gereken tek kişi belli olduğu için Dolmabahçe Sarayı’nın yolunu tuttuk ve görevlilere Paşa’yla konuşmamız gerektiğini ne kadar söylesek de bizi kabul etmediler. Şansımıza tam biz umudu kesecekken Paşa arabasıyla Saray’dan çıkıyordu ve bizi görünce durmasını fırsat bilerek yaşananları ve kendisine ne kadar ihtiyacımız olduğu anlattım. Uzunca düşündükten sonra gelmeyi kabul etti. Paşa’yı 2025’e getirmemizin üstünden yalnızca altı ay geçmesine rağmen oldukça gelişme gösterdik ve dünyada hatırı sayılır ülkeler arasına girmeyi başardık.
Bu yaşananlar maalesef sadece bir hayal olarak kaldı ancak Büyük Gazi’nin de dediği gibi “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.”. Bizler onu bedenen geri getiremesek de fikirleri sonsuza dek bu cennet vatanın topraklarında yaşayacaktır.
