O gün büyük maç vardı. Tüm takım günlerdir bu maça hazırlanıyordu. Herkes antrenmanlara eksiksiz gidiyordu. Fakat bir sorun vardı: Rolleri belirlememiştik. Örneğin ben, defans mı olacaktım, forvet mi? Bunu bilmiyordum. Kimse bilmiyordu ki ben bileyim.
Takım kaptanımız Kaan’dı. Bir gün onun etrafında toplanıp onu soru yağmuruna tuttuk. Bunu beklemiyordu tabii ki, şaşırmıştı. Ama hak etmişti de.Tamam, şimdi ileri saralım. Sırayla rolleri belirledik. Daha sonra maça daha da fazla hazırlık yaptık. Antrenmanlara daha fazla gelmeye başladık çünkü maçımız 6-C sınıfıylaydı. Hepimiz “Ya kaybedersek?” diye çok endişeliydik.Tahmin edin ne oldu? Kaybettik. Umut falan kalmamıştı. Belki sorun rollerdeydi ya da grup çalışmamızdaydı. Çalışmadık demiyorum, çünkü bu maç için çok antrenman yapmıştık. Hayır, rollerimizde bir şey yoktu. Grup çalışması olarak da gayet iyiydik.
Eee, ne kaldı ki geriye? Azim! Doğru, azimli oynamıyorduk. Maçı kaybedeceğimizden o kadar emindik ki uğraşmaya gerek bile duymamıştık.Maçın rövanşına daha da azimli çalıştık. Roller zaten belliydi. Daha emindik bu sefer yeneceğimizden. Umudumuz yeniden yeşeriyordu.
Ve maç günü geldi çattı. Çok iyi oynuyorduk. Rövanşı geçebilmek için iki golden fazlası lazımdı. Gollerden birini ben, birini de Bilgehan attı. Hakem artı beş dakika verdi. Son şansımızdı. Derken Ege bana muhteşem bir pas atıp karşı takımın ceza sahasına doğru koştu. Ne yapacağımı anlamıştım. Topu ayağımın ucuyla aşırtıp Ege’ye attım. Ege, muhteşem bir kafayla topu ağlarla buluşturdu.
Tüm takım aşırı sevindik. Bunu kutlamak için dondurma yemeye gittik. Hesabı da ben ödedim. Benim için hava hoştu.
