Ben şeffaf bir cam bardağım. Her yaz aynı raftan indirilirdim. Rafın en önünde dururdum; çünkü en çok ben kullanılırdım. İçime bazen buz gibi su doldurulurdu, bazen de limonata. Cam yüzeyimde küçük damlacıklar oluşur, güneş ışığında parıldardım. Elime uzanan küçük bir çocuk olurdu çoğu zaman. Parmakları yapışıktı, avuç içi sıcaktı. Beni tutarken yüzünde kocaman bir gülümseme olurdu.
O akşam ev her zamankinden daha kalabalıktı. Pencere sonuna kadar açıktı, dışarıdan cırcır böceklerinin sesi geliyordu. Akşam serinliği perdeyi hafifçe sallıyordu. Mutfaktan yemek kokuları yayılıyor, tabakların sesi duyuluyordu. Ben masanın üzerindeydim. Masada ekmek kırıntıları, renkli tabaklar ve yarısı içilmiş bardaklar vardı. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, bazen de birden susup birbirlerine bakıyordu.
Çocuk beni dudaklarına götürdüğünde içimdeki suyu yavaş yavaş içiyordu. Ben onun susuzluğunu giderirken, o da gün içinde yaşadıklarını anlatıyordu. Okulda oynadığı oyunu, düşüp dizini nasıl kanattığını, akşam yemekte en çok sevdiği yemeğin olup olmadığını… Anneannesi yan masadaydı. “Yavaş iç!” dediğini duydum. Sesinde yumuşak bir uyarı vardı. Sonra gülümsedi ve çocuğun saçını okşadı.
O an evde tuhaf bir huzur vardı. Kimse acele etmiyordu. Saatin tik takları bile duyulmuyordu sanki. Zaman ağır ağır akıyor, kimse bu anın bitmesini istemiyordu. Ben masada duruyor, olup biteni sessizce izliyordum. Kimse bana bakmıyordu ama ben herkesi görüyordum.
Yıllar geçti. O ev artık yok. Masalar, sandalyeler, perdeler değişti. O küçük çocuk büyüdü, sesi kalınlaştı, elleri büyüdü. Beni artık kimse raftan indirmiyor. Belki bir kutunun içinde, belki bir dolabın köşesindeyim. Camımda ince çatlaklar oluştu.
Ama ben o yaz akşamını hâlâ içimde taşıyorum. Çatlasam da, kırılsam da o anı kimse benden alamaz. Çünkü ben sadece bir bardak değilim; ben bir yaz akşamıyım, bir çocuğun gülüşüyüm, bir evin içindeki huzurum. Ben mutlu bir anıyım.
