Sevgili Ailem,
Savaşta sağ kalıp kalmadığımı çok merak etmişsinizdir, biliyorum. Çanakkale’ye ilk geldiğim andan itibaren burayı çok sevdim. İnsanını, çarşısını, Truva Atı’nı ve daha nicelerini… Gerçekten burada olmak çok farklı bir duyguydu.
Savaş alanına ilk geldiğimde, İngiliz donanması henüz gelmemişti. O sırada Mustafa Kemal Paşa’yı gördüm. Böyle bir komutanın yanında olmak gerçekten gurur vericiydi. Ancak benim görev alanım, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki ordu değil, Fevzi Paşa’nın ordu grubundandı. Yine de gurur vericiydi çünkü Fevzi Paşa da büyük bir komutandır.
İki hafta sonra, İngiliz donanmasının ilk gemilerini gördük. O an savaşın büyüklüğünü hissedebiliyorduk. İyi ki de halkımızın yardımlarıyla ihtiyaç duyduğumuz her şey vardı ama her şey çok kısıtlıydı. Bu kaynakları doğru kullanmamız gerekiyordu.
Gemiler Boğaz’a geldiğinde, toplar gemilere ateş etmeye başladı. Bizim görevli olduğumuz bölge biraz daha gerideydi, yani henüz ateş etmemiştik. Sadece, her an gelebilecek bir gemiyi bekliyorduk. Bir gemi, ilk topların bulunduğu bölgeyi vurmuştu, bu yüzden bizim sıramız gelmişti. Arkadaşlarım topu yerine koyuyor, ben de ateş ediyordum. Sonunda, o gemiyi batırmayı başardık. Diğer gemiler geldi ama onlar bizim bulunduğumuz yeri göremedi. Çünkü, konumumuz biraz daha saklanabilecek bir yerdeydi. Sonunda gemiler geri çekildi. Birçok top vurulmuştu, ama biz ve bazı toplar hala sağlam kalmıştı.
Birkaç hafta sonra, İngiliz donanması tekrar geldi. Ancak senaryo yine aynıydı. Bir hafta sonra kazandığımızı öğrendik. Ama içimizde mutluluk yoktu. Çünkü birçok arkadaşımızı kaybetmiştik. Savaşın verdiği his gerçekten çok kötüydü. Bir daha böyle bir şey görmek istemiyorum, zorunlu kalmadıkça tabii. İnsan, vatanı için her şeyi yapar.
Sizi onca zaman sonra göreceğim için gerçekten çok mutluyum. Aile gibisi yok. Bu mektup ben gelmeden önce size ulaşacak. Ben iki hafta sonra geleceğim. O zamana kadar görüşmek üzere.
Sevgiyle,
Oğlunuz…
