Yıl 1915, 13 Şubat.
Askerler hücum ediyordu. Arkadaşlarımla son kez vedalaşmıştım, içimde tarifsiz bir hüzün vardı. Daha 11 yaşındaydım ama savaşın tam ortasında, ölümle burun burunaydım. Korkutucu manzaralar her yanımı sarmıştı. Burada olmaya mecbur muydum? Çocuk değil miydim ben?
Bir köşeye çekildim, titreyen ellerimle bir dal buldum. Çakmağımla yaktım ve gözlerimi kapatıp içimden bir dilek tuttum. Bugün benim doğum günümdü… Normalde yaşıtlarım gibi oyunlar oynayıp pastamın mumlarını üflemeliydim. Ama ben, savaşın ortasında, silah sesleri arasında, kan ve barut kokuları içinde doğum günümü kutluyordum.
Biraz sonra erzakları yenilemek için aceleyle ilerledim. 15 Şubat’ta ise anneme bir mektup yazdım:
“Ana, merhaba!
Seni çok özledim. Kısa bir zaman içinde eve döneceğim elbette, ama ne zaman bilmiyorum. Burası çok korkutucu… Ne yapacağımı bilemiyorum ama söz veriyorum, vatanımı koruyacağım! Kız kardeşim nasıl, hastalığı geçti mi? Mektubun içine bir çiçek koydum, onu ona ve sana gönderiyorum. Dualarınızı eksik etmeyin. Tekrar yazacağım… Sağlıkla kalın.”
Elimden gelen sadece buydu.
Birkaç saat sonra yanıma sarı saçlı, mavi gözlü bir adam geldi. O’nu hemen tanıdım. Mustafa Kemal’di! Gözlerime inanamadım. Yanıma yaklaştı ve bana sordu:
“Okuma yazma biliyor musun?”
Titreyen bir sesle, “Evet,” dedim. Gülümsedi ve bana bir kitap uzattı. Kitabın adı “Başaramayacağın Şey Yoktur” idi.
O gece, titrek ellerle kitabın sayfalarını çevirdim. Mustafa Kemal’in nasıl pes etmediğini, nasıl mücadele ettiğini, nasıl azimle çalıştığını öğrendim. Ve ben de kendime söz verdim. Bu savaşı kazanacağım! Aileme kavuşacağım!
O an anladım… Savaş yalnızca silahla kazanılmazdı. Bilgiyle, azimle ve inançla da kazanılırdı.
Ve ben, küçük bir çocuk olarak, en büyük savaşımı kazanmaya karar verdim…
