Çift Frekans, Kusursuz Rezonans

Her şey dört yaşımdayken, evimizin salonunda duran o devasa, parlak siyah piyanonun tuşlarına ilk kez dokunmamla başladı. Boyum o tabureye zor yetişiyordu ama parmaklarım soğuk tuşlarla buluştuğunda içimde hissettiğim sıcaklık ve aidiyet duygusu çok büyüktü. Notaların çıkardığı sesler bana adeta bir sihir gibi gelmişti. Sadece çalmakla kalmadım; o tuşların anlattığı hikayelere kendi sesimle de eşlik etmeye, evde kendi kendime şarkılar söylemeye başladım. Müzik, dünyayı anlama ve kendimi ifade etme biçimim olmuştu.


İlkokula başladığımda okul korosuna seçilmek benim için dünyanın en büyük mutluluğuydu. Kalabalık bir grupla aynı nefesi paylaşmak, müziğin birleştirici gücünü ruhumun en derinlerinde hissetmemi sağladı. Ortaokula geçtiğimde ise piyanodaki tekniğimi artık iyice ilerletmiştim. Okul çıkışlarında yaşıtlarım dışarıda vakit geçirirken, ben saatlerce metronomun o değişmez ritmi eşliğinde provalar yapıyordum. Bu yorucu süreç kısa sürede meyvelerini vermeye başladı. İlk yarışmalarıma bu dönemde katıldım; kazandığım ilk madalyalar, disiplin ve tutkunun birleştiğinde neleri başarabileceğimin en somut kanıtıydı.Lise yılları, kendimi gerçekten bulduğum ve yeteneklerimin zirvesine doğru tırmandığımı hissettiğim bir dönemdi. Artık sadece notaları mekanik bir şekilde çalmıyor, onlara kendi ruhumu ve yaşanmışlıklarımı katıyordum. Başarıların ardı arkası kesilmiyordu; konserler, resitaller ve ulusal çapta alınan dereceler arka arkaya geliyordu. Ancak içimde müziğin yanında büyüyen, aynı derecede güçlü başka bir tutku daha vardı: Üretmek, sistemler tasarlamak ve problem çözmek. Notaların kendi içindeki matematiği ile bilimin kusursuz uyumu beni büyülüyordu; mühendis olmak istiyordum. Çevremdekiler müzik kariyerimden vazgeçmemem gerektiğini söyleyerek beni bir kalıba sokmaya çalışsalar da, ben iki dünyayı da içimde taşıyabileceğime tüm kalbimle inanıyordum.

Üniversiteye geçiş arifesinde, hayatımın dönüm noktası olan o prestijli uluslararası piyano yarışmasına katıldım. Dünyanın dört bir yanından gelen yetenekli gençlerle aynı sahneyi paylaşmak hem korkutucu hem de inanılmaz heyecan vericiydi. Son notayı çalıp salonun sessizliğini bölen o coşkulu alkışları duyduğumda hissettiğim tatmini asla unutamam. O yarışmada kazandığım birincilik, bana sadece altın bir kupa değil, yurt dışında eğitim görmenin hayalini kurduğum o üniversitenin kapılarını sonuna kadar açan harika bir burs getirdi. Kabul mektubunu okuduğumda dünyalar benim olmuştu; hem çok istediğim mühendislik bölümünde okuyacak hem de üniversitenin harika sanat imkanlarıyla müzik serüvenime kendimi geliştirerek devam edebilecektim.
Üniversite yıllarımı laboratuvarlar ve konser salonları arasında sürekli gidip gelerek, hayallerimi adım adım gerçekleştirerek geçirdim. Şimdi geldiğim noktaya dönüp baktığımda, o dört yaşındaki küçük kızın gözlerindeki ışıltıyı hala taşıdığımı görüyorum. Mezun olduktan sonra, hedeflerime ulaşarak kendi mühendislik şirketimi kurdum. Ancak kalbimin diğer yarısını da asla unutmadım. Kendi şirketimle aynı sokakta, yepyeni bir müzik okulu açtım.
Şimdi her sabah, tıpkı benim gibi müziğe aşık, yetenekli ama fırsat arayan o küçük çocukların piyano başındaki heyecanına ortak oluyorum. Onların minik parmaklarıyla tuşlara dokunuşunu izlerken, kendi çocukluğuma gülümsüyorum. Hayallerimden hiç vazgeçmeden, hem sanatla hem de bilimle kendi dünyamı inşa ettiğim ve başka çocukların da hayatlarına dokunabildiğim için bugün kendimle gurur duyuyorum.

(Visited 3 times, 1 visits today)