DNA Güncellemesi

Üstünden yıllar geçti Ocak 1 2075 DNA’nız ile eşleşen dijital kimliğinizi almak için son gün, sorumlu bir vatandaş olarak ben de nüfus müdürlüğünde DNA’mı verdim, üç bölgemden ucu yumuşak bir kibritle numune aldırlar: ağız, burun, avuç. Artık memlekete giderken garda trenim hakkında bilgileri öğrenmek için dakikalarca araştırmama gerek yok, bir otomat var onu yaklaşşsam yetiyor. Otomata biraz yaklaşınca ismimi, kimlik numaramı, anne ve baba adımı, trenimi…. her şeyimi gösteriyor ama bazı insanlara iyi davranmıyor otomat, zaman zaman yanıp sönen kırmızı şeyler gösterip garip sesler çıkarıyor, memurları çağırıyor, kendi kendine zabıt tutuyor. Çok şükür ben bu durumla hiç karşılaşmadım çünkü işi çözdüm: Bunun gibi makineler sadece garlarda değil bir çok halde, neredeyse her yerde, en çok kameraların içindeler, bunların genel ismi “DNA Alıcısı”  amacı “DNA güncellemesi” ilerlemenizi kontrol etmek, Ben güncelleme için haftada 2 kere hastaneye gidiyorum, belirli bir kodum var A3orta, bu kodun yazdığı odayı buluyorum, ben ve bu koda sahip olan kişiler bir karanlık bir tüpün içine giriyoruz orada yaklaşık 3 saat bekliyoruz. İlk olarak A1uzak koduyla başlamıştım güncellemeye haftanın her günü gidiyordum.

Bir gün A3uzak odasındayken bir konuşmaya hatta bir olaya şahit oldum, ak sakallı, odadaki herkesi göre koyu tenli, gözlüklü bir adam ile her yeri güneş yanıklarıyla dolu, odadakiler gibi tam açık olmasa da onun yanından geçen bir ten rengine sahip, yine gözlüklü bir adam arasında geçiyordu diyalog:

– Bizi neden Allah’ın her günü buraya çağırıyorlar.. bizim çoluğumuz çocuğumuz var onlara zaman ayıramıyoruz hem bir işe de yaramıyor hiç değişiklik hissetmiyorum,  bir yerim de bozuk değil. Zamanımızı çalıyorlar bu üçkağıtçılar!

– Nedensiz yere çağırmamışlardır abim. Bak bana buna başlamadan önce kimse yüzüme bakmazdı, maaşımı az verirdi, beni ezerdi şimdi? cebime daha çok para giriyor, bir sürü arkadaşım var, güncellemenin yarattığı tek sorun artık güneş yanıklarının daha belirgin olması… aman ne demişler gülen dikeni var!

konuşmaları böyle devam etti.

…………………..

Her şey hazırdı, ama odada makinenin o gıcırtılı sesi yoktu, yolunda olmayan bir şey vardı. Sesimi çıkarmadım belki elektirikler gitmişti, görevli odada değildi, bunların hepsi ihtimaldi. Bir anda ışıklar açıldı karanlığa alışmış olan gözlerim hemen kapandı, ışıklar çok parlaktı, şunları duydum:

– Hey, sen ak sakallı kalk.
–  “Karantina hemen!” dedi.
– “Ondan ne istiyorsunuz, o yaşlı size ne yapmış olabilir?” diye sordu yanındaki adam.
– Rejim en iyisini bilir, sus otur yerine.

İhtiyarı götürme emrini veren adam pek kabaydı, aslında ona karşı çıkmak isterdim ancak ışık beni şok etmişti kendimde değildim ancak ışıklar kapandıktan ve güncellemenin ortasında gözlerimi açabildim. O zaman şahit olduklarıma anlam verememiştim, bir kaç gün içinde unutmuştum ama bir iş seyahatimde her şey değişti.

İstanbul’daydım 7 günlük iş seyahatimin 3. günüydü DTC’nin (Dünya Ticaret Merkezi) 3. kulesine ulaşmaya çalışıyordum, tam karşıya geçecekken bir araba konvoyu yaklaştı yaya geçidinin başındaki görevli benden durmamı rica etti ve arabadan o indi..

Şoktaydım,  sanki zamanı durdurmuş adamı inceliyordum oydu, seneler önce kabaların götürdüğü adamdı, adamın teni iyice kararmıştı ancak gözlüğü ve ak sakallı duruyordu yıllar onlara etki etmemiş gibiydi. Onla konuşmalıydım adama doğru koştum, o sırada kafamada bir sürü ses oluştu: “Dur, rejime karşı çıkma”, “Sonun kötü olur”, “Ailene yazık etme” bu tür sesleri ilk kez duymuyordum diğer ay zorla çalıştırılan bir işçinin hakkını savunurken de böyle sesler duymuştum. Bir anda karşıma bir adam çıktı kravatımı tuttu “Rejim en iyisini bilir, sus, otur.”

Kendimi hastanede buldum, hemşire “Daha iyi hissediyor musunuz, ağrınız sızınız var mı?” diye sordu, cevap veremedim önce nerede olduğumu anlamalıydım. Hemen camdan dışarı bakmak için kafamı kaldırdım İstanbul’daydım, hemşire “DTC’nin yakınlarında bayılmıştınız, kalbiniz tehlikeli derecede hızlı atıyordu.” Her şey bir puzzle gibi kafamda birleşmeye başlamıştı, kulaklarım duyuyordu, ilk olarak TV’den gelen sesi yakaladı.

– Bugün Jonah … ile birlikteyiz, Jonah yıllar onca demokrasi karşıtları tarafından asimile edilmeye çalışılmış bir beyefendi. Tüm bunları nasıl yaptılar?

– DNA’nızı verin, suçluları hemen yakalayacağız, kimlik artık taşımayacaksınız polis sizi kokunuzdan tanıyacak dediler. Herkes DNA’sını verdi, ben de verdim zorundaydım,  eğer ailenizden bir kişi bile vermemiş ise her gün 50 bin ceza alıyordunuz.
– Verdikten sonra ne oldu?
– Beni çağırdılar “terapi” almanız gerekiyor dediler. Her zaman buna karşı çıktım. ama bana her karşı çıktığım da beni zorla götürdüler, beni karantina etiketli hücrelere attılar.

Gözlerimi kıstım evet oydu, senelerce önce gördüğüm adam!
– DNA Güncellemesi yapıyorlardı yani onlar bu ismi vermişti ama tam bir soykırımdı, onlardan olmayanlara yaparlardı tenlerini beyazlatır, konuşmalarını değiştirirdi bu güncelleme. Bir çok ırk yok oldu onlar yüzünden. İnsanların beyinlerini yıkamışlardı onlara karşı çıkmak imkansızdı, sonuçta rejim en iyisini bilirdi.

Adam her konuştuğunda sanki bir darbe yiyordum bunca yıl bizi kandırmışlarmıydı, o tüpler beni atalarımdan mı koparmıştı, masum insanlara işkence mi çektirmişlerdi? Derin bir nefes aldım ve ağlamaya başladım..

(Visited 18 times, 1 visits today)