Soğuk bir kış günüydü. Yeni uyanmıştım. Yatağımın kenarındaki pencerenin çatlak kısmından gelen rüzgâr sayesinde dışarıdaki havayı az da olsa tahmin edebiliyordum. Saate baktım ve anlaşılan her sabah olduğu gibi okula geç kalmıştım. Kaşlarımı çatıp homurdandım, sonra mutfağa bile uğramadan üstümü giyip evden çıktım; çünkü kahvaltı yapmaya vaktim yoktu. Üstelik benim gibi yavaş yemek yiyen biri için bu durum çok daha imkânsız görünüyordu.
Hava karlıydı ama buna rağmen koşarak okula gittim. Çok geç kalmış gibi görünmüyordum. Ders programına baktım, ilk ders Türkçe’ydi. Fakat aniden kapıyı açarak içeri giren öğretmenimiz kesinlikle tanıdık bir dil konuşmuyordu.
Sıra arkadaşım Mehmet’e döndüm ve öğretmeni anlayıp anlayamadığını sordum. Ama onun söylediklerini de anlayamıyordum. Neler oluyordu? Neden sınıfta herkesin konuştuğu dili ben anlayamıyordum? Bir süre bunları düşünerek kendimi sorguladım.
Yaklaşık beş dakika sonra Mehmet bana bir kağıt uzattı. Kağıtta şunlar yazıyordu:
“Seni anlayabiliyorum fakat anlaşılan sen beni anlayamıyorsun. Nedenini ben de bilmiyorum fakat hâlâ Türkçe yazabiliyorum.”
Kısa bir şok yaşadım. Son ders zili çaldığında eve gittim. Annem ve kardeşim de bu dili konuşuyordu. Tabletimden durumu test etmek için yabancı bir ülkenin haber kanalını açtım. Tahmin ettiğiniz üzere onların söylediklerini de anlayamıyordum!
Yine düşünmeye başladım. Eğer herkes aynı dili konuşuyorsa, bu artık resmi olarak hiçbir ülkenin olmadığı anlamına geliyordu. Koskoca dünyada kendimi yalnız hissetmeye başlamıştım. Bu durum haftalarca tekrarlandı.
Fakat sonunda olayların nedenini anlamıştım: Herkes sosyal medyayı çok ve gereksiz yere kullanıyor, ekran başında çok zaman geçiriyor, ödevlerini kendi yapmak yerine yapay zekâya yaptırıyordu. Bu onların “virüse” yakalanmasına ve tamamen sıradanlaşmasına neden olmuştu.
Yani aslında kaybeden ben değildim; kazanan bendim. Bu durum, farkına varanların bir bir düzelmeye başlayacağı anlamına geliyordu.
