Okul çıkışı, her zamanki gibi o rengârenk, mis kokulu çiçeği yerden kopartarak saçıma taktım ve otobüse bindim. Birkaç gün sonra gerçekten önemli bir sınavım olduğu için kütüphaneye gittim. Kütüphanede zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Kafamı bir kaldırdım ki içeride benden başka kimse yoktu. Hemen kitaplarımı çantama koydum ve bir sonraki otobüsü bekledim. Saat geç olduğu için otobüs biraz geç gelmişti. Babam, saat geç olduğu için aşağıda beklememi, beni alacağını söyledi.
Otobüsten indiğimde hava beklediğimden daha karanlıktı, hatta o mis kokulu çiçeklerin gri olması beni biraz şaşırttı. Sokak lambasının altında durup etrafa bakınırken içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk belirdi ve birden gözlerim karardı. Kendimi baygın hâlde yerde buldum. Kafamı sağa çevirdim ve dünya dışı yaratıklar gördüm ya da halüsinasyon görüyordum. Artık bunun gerçek olduğunu kabul etmeliydim. Bir çözüm bulmalıydım fakat aklımda ne varsa hepsi bir şelale gibi aktı. Onlara uzaylı demeye karar verdim.
Uzaylıların uyku saatlerinde (bizim sabah dediğimiz) ipucu bulabilirim diye odaları gezmeye başladım. Sessiz olmalıydım diyecektim fakat onların kulakları ve ağzı yoktu, sadece duygu hisleri gerekenden de fazla iyiydi. Sessiz adımlarımla koridordaki kapıları inceliyordum ta ki bir kapıda kâğıtlarla dolu bir oda bulana kadar. Bu kâğıtlarda amaçları yazıyordu. Bir çeviri aracıyla onlarla konuşmayı başardım. Uzaylılar, kütüphanenin arkasındaki “Mutluluk Diyarı” diye bir geçiş açıldığını, onların da biraz yüzlerinin gülmesini istedikleri için oraya geçmek istediklerini söylediler. Ben de onlara istedikleri zaman o yere gelebileceklerini, toplumu bu konuda bilgilendirerek istedikleri zaman oraya geçebileceklerini söyledim. Onlar da bize istediğimiz zaman Zenginlik Adası’na gidebileceğimizi söyledi. Bu yaz tatili oraya gittiğimizde kendimi kahraman gibi hissettim.
