Akşamüstü, yorucu bir günün ardından, kafamdaki kara bulutları dağıtmak üzere kulaklığımı takıp kendimi kanepenin üstüne bulmuştum. Son zamanlarda sıkça dinlediğim şarkılardan birini maksimum seste dinlemeye başladım. Kendimi müziğin akışına kaptırdığımı hissettiğim anda kapının yankılı bir şekilde yaklaşık olarak üç dört kez tıklatıldığını duydum. Meraklandım; çünkü insanlar akşam saatlerini yeni gün için kendilerini deşarj etme amaçlı geçirirlerdi, o zaman neden benim kapımda birisi vardı?
Kafamın içinde o kapı tıkırtısı yankılanmaya başladı. Kulağımdakileri çıkartıp oturumuna geldim. Birkaç dakika o şekilde bekledim, beklemeliydim. Çünkü ne zaman beklemeden kalksam ya başım dönerdi ya da gözlerim kararırdı. Kapıdaki sesler gitgide yükselmeye başladı. İçimdeki sese engel olamayıp hızlı bir şekilde kapıya doğru yöneldim. Kapı dürbününden baktığımda kısa boylu, kumral bir kız çocuğu vardı. Sanki buraya koşarak gelmiş gibi derin derin nefes alıyordu. Kapıyı açtım. İkimizde göz göze geldiğimiz an durduk, sustuk ve yıllardır birbirimizi tanırmışçasına içten bir gülümsemeyle karşıladık. Küçük ayakkabılarını çıkartmakta zorlanıyordu. Ona yardım isteyip istemediğini sordum. Utangaç bir şekilde kafasını salladı. Onu içeri davet ettim. İçeri ayak bastığında evimi benden daha iyi bilirmiş gibi odama doğru yöneldi. Parmak ucuna yükselerek kapı kolunu çevirdi. Sonrasında yatağıma kendini fırlattı ve altındaki ipi çektiğimde ninni çalmaya başlayan “Piglet’i”kucağına aldı. Beni odama davet ediyor gibi eliyle “gel” yaptı. Hareketleri bana hiç yabancı gelmiyordu. Çünkü ben onu tanıyordum ve o benim için gelmişti, ben olduğum için.
Bana ilk sorduğu soru “Nasılsın?” oldu. Gülümsedim, ağzımdan o an tek çıkarabildiğim söz “yorgun”du. Bana nedenini sorduğunda cevaplayamadım. Kötü bir olay yaşandığından değil, neden olduğunu bilmediğimden sustum. Hayatımın içinde onca güzel şey olduğundan, ne kadar mutlu olduğumdan bahsedebilirdim. Denedim fakat o söze girdi. “Çok mu koşturuyorsun?” diye sordu bana. Evet, hayata koşarak yetişmeye çalışıyordum, fakat bunu yürümeden yapıyordum. O kız ben değildim, benden daha olgundu. Beş yaşındaki bir çocuktan ya dizlerinin üzerinde ya da bacaklarını birbirine kenetlemiş şekilde oturması beklenir normalde, ama o bacaklarını birbirinin üzerine atarak oturuyordu. Karşımda adeta bir yetişkin oturduğunu hissettim. Tam o anda içimde bir boşluk oluştu. Küçük ben karşımda oturuyordu, ben de onun etrafındaki yetişkinler rolünü oynuyordum. Bütün yaşamım bunun üzerine kuruluydu. “Küçüklüğümü tatmin edebildim mi?” , “O, bu yaştaki ablalar hakkında neler düşünürdü?” soruları gün boyu aklımdan çıkmadı şu yaşıma kadar.
“Çok koşuyorsun, yoruluyorsun ve asla bu seni fikirlerinden döndüremiyor çünkü hiçbir zaman mükemmeli yakalayamıyorsun. Mükemmel olmak için yapmadığın iş kalmadı. Mükemmel cilt, saç, dersler, dostluklar… derken hayatını yarılamış oldun. Kendi fikirlerin bir önem taşımıyormuş gibi çevrendekilerin fikirlerine farkında olmadan bağlandın. Bu bağlantı seni senden kopardı. Daha önünde seni nice yıllar bekliyor, ve bu yılların hiçbiri mükemmel olmayacak. Bil ki eğer mükemmel olsaydın şuan sahip olduğun mutluluğuna bile erişememiş olacaktın. Hayatta hata yapmadan, taşa takılmadan dümdüz bir yolda ilerlesen önünde günün birinde taş çıktığında ne yapacaksın? O taşa takılman gerekiyor ki tekrar karşılaştığında ona ne yapman gerektiğini öğrenmiş konumda ol. Pürüzsüz bir yaşama sahip olmak için koşma, hayatını acele ederek kendine zehir etme üç günlük ömrünü. Koşmadan sadece yürüyerek yaşamayı öğren.” Dedi gözlerini gözlerimden ayırmayarak. Görüş açımın titrediğini yeni fark ettim, meğersem gerçekten onun bu sözlerine gerçekten muhtaçmışım. Ona sarılabildiğim kadar sıkı sarıldım. O buralardan gitmeden önce ona söyleyebileceğim tek söz şu oldu….”Gideceğim yere geç kalma korkusunu bırakıyorum, artık sadece yolun kendisindeyim…”.
