İnsan gerçekten her sabah yeniden doğan özgür bir varlık mıdır, yoksa geçmişinin ve alışkanlıklarının gölgesinde yaşayan biri mi? Herkesin bu soruya farklı bir cevabı vardır. Mevlana’nın “İnsan her sabah yeniden doğar, bugün ne yaparsa odur” sözü kulağa umut verici ve motive edici gelir, herkesin değişme potansiyelinin olduğunu varsayar. Ancak insanın gündelik hayatına yakından bakıldığında, Dostoyevski’nin “İnsan alışkanlıklarının tutsağıdır.” sözü gerçeğe çok daha doğrudur. Çünkü Dostoyevski, insanı olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi anlatır. Boşa ümit vermeyi çabalamaz.
İnsan davranışlarının büyük bir kısmı bilinçli kararların ürünü değildir. Günlük yaşamda yaptığımız pek çok şey, düşünmeden tekrarladığımız alışkanlıklardır, genelde bir rutin haline gelmiştir. Nasıl tepki verdiğimiz, nasıl öfkelendiğimiz, nasıl kaçtığımız ya da nasıl sustuğumuz çoğu zaman otomatikleşmiştir. İnsan bu noktada özgür olduğunu zanneder, fakat aslında aynı döngüyü tekrar eder. Dostoyevski’nin kitaplarındaki karakterler de tam olarak böyledir: Yanlış yaptıklarını bilirler, pişman olurlar ama yine de aynı yolu seçerler. Çünkü alışkanlık, insanın iradesinden daha güçlüdür. Bir şeyden vazgeçmek kulağa kolay gelse bile pratikte çok zordur.
İnsan neden mutsuz olduğu hâlde değişmez? Neden zarar verdiğini bildiği davranışları sürdürür? Çünkü alışkanlık, insana acı verse bile tanıdıktır. Tanıdık olan ise güven verir. Değişim belirsizlik demektir; belirsizlik ise korku. Dostoyevski bu korkuyu çok iyi görür. İnsan çoğu zaman daha iyi bir hayat istemez, daha tanıdık bir hayat ister. Bu yüzden acı çektiği düzenin içinde kalır. Mevlana’nın söylediği gibi her sabah yeniden doğabilseydik, bu kadar çok insan yıllarca aynı hataları tekrar etmezdi.
Elbette insanın iradesi vardır, ancak bu irade sonsuz değildir. Geçmiş deneyimler, çocuklukta öğrenilen davranışlar, hayal kırıklıkları ve korkular insanın bugünkü kararlarını sessizce şekillendirir. İnsan çoğu zaman bugün aldığı kararın nedenini bile tam olarak bilmez. “Böyleyim” der ve geçer. İşte bu “böyleyim” hali, aslında alışkanlıkların insana giydirdiği bir kimliktir. Dostoyevski’nin haklılığı da burada yatar: İnsan, çoğu zaman kendi karakterinin bile tutsağıdır.
Mevlana’nın sözü insanı sorumluluğa çağırır ve bu yönüyle değerlidir. Ancak bu söz, insanın gücünü olduğundan fazla varsayar. İnsan her gün yeni bir başlangıç yapabilecek kadar güçlü olsaydı, pişmanlık bu kadar yaygın olmazdı. İnsan çoğu zaman “yarın değişirim” diyerek kendini kandırır. Yarın gelir ama insan aynıdır. Çünkü alışkanlıklar, insanı sessizce yönetmeye devam eder.
Bu, insanın asla değişemeyeceği anlamına gelmez. Ancak değişim bir farkındalıkla başlar. İnsan önce özgür olmadığını, alışkanlıklarının onu yönettiğini kabul etmelidir. Dostoyevski’nin düşüncesi tam da bu noktada değerlidir. O, insanı avutmaz; sarsar. İnsan, alışkanlıklarının tutsağı olduğunu fark ettiğinde, belki çok küçük bir adım atabilir. Bu adım büyük bir “yeniden doğuş” değildir, ama gerçektir. İnsanın değişmesi için o değişme isteği gerçekten içinden gelmelidir.
Sonuç olarak Dostoyevski’yi haklı buluyorum çünkü insan, sandığı kadar özgür değildir. İnsan çoğu zaman her sabah yeniden doğmaz; dün bıraktığı yerden devam eder. Hayat, büyük dönüşümlerden çok tekrarlarla ilerler. Mevlana’nın sözü bir umut olarak kalabilir, ancak Dostoyevski’nin sözü bir gerçektir. İnsan önce gerçeği kabul etmeden, umuda ulaşamaz.
