Herkes bilir ki duygular tam anlamıyla anlatılamaz; sadece yaşanabilir. İşte o gün de her şey alt kattan gelen bağırış sesleriyle başladı. Göz kapaklarım ağır ağır, bir perde gibi açıldı.
Yatağımdan kalkıp kapımı araladığımda nefis bir yemek kokusu tüm evi sarmıştı. Aşağı indim. Kedimiz Puf ortalığı birbirine katmış, masanın üzerindekileri yere düşürmüştü. Şimdi ise suçlu suçlu bir köşede oturuyordu. Annemle babam sinirle ona bakıyordu. Tam o sırada bileklerinde, deri altından yanıp sönen kırmızı bir ışık fark ettim. Puf’un bileğinde ise sarı bir ışık titriyordu. Şaşkınlıkla, “Günaydın, neler oluyor?” diye sordum. Bir anda yüzleri yumuşadı, gülümsemeye başladılar ve bileklerindeki ışık pembeye döndü. Merakla kendi bileğime baktım; fakat benimki sanki bozulmuş gibiydi, hiçbir ışık yanmıyordu. İçimi hafif bir endişe kapladı.
Kahvaltıda nefis poğaçalardan ve omletten yedim sonra aceleyle okula gittim. Okulda herkesin bileğinde farklı renkler yanıp sönüyordu. Sanki insanların duygularını görebiliyordum. Ancak sınıfta siyah renkte, çok hızlı yanıp sönen bir ışık dikkatimi çekti. Hemen yanına koştum. Tam o anda bayıldı. Onu düşmeden tuttum. Hastaneye götürüldüğünde başını çarpmadığı ve durumunun ciddi olmadığı söylendi. O gün, duyguların gerçekten de göründüğünü anladım.
