Normal bir gündü, her zamanki gibi. Yatağımda oturuyordum, elimde bir dergi vardı. Daha önce okumuştum bu dergiyi ama bu ölü şehirde yapabileceğim pek bir şey yoktu. Yaz tatilini evde çürüyerek geçiriyordum, ne güzel. Değirmen kapandığında sanki bütün şehir ruhunu kaybetmişti. İnsanlar işlerini kaybedince başka yerlere gitmişti, yavaş yavaş bütün mağazalar kapanmıştı. Aslında temmuz ayı için hava biraz soğuktu ama kafaya takmamıştım.
Sonra bir an durdum, içimi garip bir his doldurmuştu. Korku mu, acı mı, hüzün mü tam olarak anlayamamıştım. Pencereden dışarı baktığımda her şey değişti. Her şey o tuhaf ışığın pencereden içeri dolduğu anda başlamıştı. Güneş ışığı olmak için fazla turuncuydu. Dışarı çıkıp ne olduğunu görmeye karar verdim.
Dışarıya adım attığımda fark ettim ki burası bizim normal dünyamız değildi. Her yer garip sarmaşıklarla kaplıydı, etraf çok karanlıktı. Atmosferi tuhaf bir toz kaplamıştı; her nefes aldığımda ciğerlerim yanıyordu. Burasının neresi olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu ama buradan çıkmam gerektiğini biliyordum. Uzaktan garip çığlık sesleri geliyordu ve bu çığlıklar insan çığlıkları değildi.
Yeri kaplayan sarmaşıklar adımlarımla birlikte hareket ediyordu, sanki beni takip ediyorlardı. Çığlıkların sesi gittikçe yükselmeye başladı. Bu öbür dünyada ne varsa yaklaşıyordu ve koşmaya başlamam gerektiğini anladım. Önce adımlarımı hızlandırdım, sonra koşmaya başladım. Koştum ve koştum ama çıkacak hiçbir yer bulamadım. Daha çok arandım, enerjim bitip yere düşene kadar koştum ama hiçbir şey yoktu.
Yere yattığım anda sarmaşıklar bacaklarımın ve kollarımın etrafına dolandı. Ardından vücudumun tamamını sararak beni yere bağladılar. Bağırdım, bağırdım ama gelen kimse yoktu. Sesimi kimse duymuyordu…
