Eğer bir bulut olsaydım, hayat ne kadar da hafif olurdu. Rüzgâr nereye isterse beni oraya taşırdı; denizlerin üzerinde süzülür, dağların zirvelerine sarılır, güneşin sıcaklığıyla yan yana otururdum. Ama hayır, yalnızca beyaz bir bulut olmak istemezdim. Fırtınalı, gri bir bulut olmayı da denerdim; gökyüzünde dolaşıp insanların gözlerini gökyüzüne çevirmesini sağlayan, gök gürültüsüyle yüreklere ürperti veren bir bulut.
Bir bulut olsaydım, diyorum, çünkü bulutlar hep özgür görünüyor gözüme. Kimse onları durduramaz, kimse onlara “burada olma” diyemez. Özgürlüğün ta kendisi gibi süzülürler gökyüzünde. Yağmur taşırlar, bereket getirirler; bazen de sessizce buhar olup kaybolurlar.
Bir gün, bu düşüncelerle dalmışken, sokak arasında oynayan bir çocuk gördüm. Elinde bir ip vardı, ipi gökyüzüne doğru savuruyor, “Bulut! Seni yakalayacağım!” diye bağırıyordu. Kendi kendime güldüm. “Bir bulut yakalayabilir mi insan?” diye düşündüm. Ama çocuk ciddiydi. İpi savurdu, savurdu, ama bulutlara ulaşamadı.
Gökyüzü o sırada değişmeye başlamıştı. Ufukta gri bulutlar hızla birikiyordu, belli ki fırtına yaklaşıyordu. Çocuk hâlâ ipini savuruyor, bulutlara ulaşmak için çabalıyordu. İlk yağmur damlaları düştüğünde çocuk kollarını açtı, sanki bir dostu kucaklıyormuş gibi. “İşte geldin!” diye bağırdı. Onun sevinci bana da bulaştı.
Yağmur hızlanırken çocuk kahkahalar atmaya başladı. O an fark ettim ki bir bulut olmak yalnızca rüzgârın beni savurmasıyla ilgili değildi. Bir bulut olmak, insanların hayatına dokunmaktı. Toprak susuzluktan çatlamışken yağmur getirmekti, bir çocuğun yüzünü güldürmekti.
Yağmur dinip güneş bulutların arasından yüzünü gösterdiğinde, çocuk hâlâ sokakta koşuyordu. Gözleri parlıyor, sanki az önce yaşadığı macerayı sonsuza dek hatırlayacakmış gibi görünüyordu. O sırada kafamda bir cümle dolandı durdu: Eğer bir bulut olsaydım…
O akşam evime dönerken gökyüzünü izlemeye devam ettim. Bulutlar bir araya toplanıyor, sonra usulca dağılıyordu. Onların hafifliği, bazen umursamaz bazen de hayat dolu halleri bana bir şey öğretiyordu: Her an, başka bir yere doğru yol alıyorlardı. Hiçbir yere kök salmıyor, ama her yere dokunuyorlardı.
O gece rüyamda bir bulut oldum. Rüzgâr beni yüksek dağlara taşıdı, karla kaplı zirvelerin üzerinden süzüldüm. Sonra geniş bir ovaya vardım. Aşağıda susuzluktan çatlamış topraklar vardı. Yağmur oldum ve toprağa düştüm. Filizler belirdi, çiçekler açtı. İnsanlar başlarını kaldırıp bana baktılar, kimisi şükrediyor, kimisi yalnızca gülümsüyordu. Ve o an hissettim: Bir bulut olmak ne büyük bir armağandı.
Uyandığımda, gökyüzünde beyaz bir bulut gördüm. Hafifçe güneşin ışığını süzüyor, sessizce yol alıyordu. Elimi uzattım, ama onu tutamadım. Sadece izlemekle yetindim. Eğer bir bulut olsaydım, hayatım nasıl olurdu, kim bilir?
