Bir gün annem özel bir tarif deniyordu. Mağaramız mis gibi kokuyordu ama bir ürün eksikti: ejder meyvesi. Bu, aralarındaki en zor bulunan meyveydi. Annem, beni ve kirpi arkadaşımı bu meyveyi bulmak için görevlendirdi.
Kirpi’yi sırtlayıp uçmaya başladım ve adaya günler sonra ulaştık. Adanın girişi bir ormana ev sahipliği yapıyordu. Ormanın girişi normaldi ama ilerledikçe korkunçlaşıyordu. İlerlerken yanımızdaki çalıdan hısır hısır sesler geliyordu ve bam! Önümüzde bir fare ailesi belirdi. Biz, bir tırnakla uyarıldık; ikimiz de şaşkın bir şekilde bakıyorduk.
Baba fare:
— Buralarda dolaşmamalısınız, “fırtına” başlıyor; dedi ve yeniden çalılara girdi.
Kirpi ile ilerlemeye devam ettik. Artık hiç hışırtı duymuyorduk. Bir anda bir rakun çıkageldi ve fare ailesinin dediği gibi bizi uyardı:
— Buradan gitmeniz lazım, çok tehlikeli. “Fırtına” yaklaşıyor, dedi.
O sırada ağaçların arasından ışıklar geliyordu. Baktık ki bir şato gördük. Etrafında bir mezarlık vardı ve kapısı parlıyordu. Yaklaştıkça kapının parıltısı söndü. İçeri girdik ve şatonun salonundaki şöminede kestane pişirdik.
Bir anda şato sallanmaya başladı. Kapı aniden açıldı ve dışarıdaki soğuk hava içeri girdi. Odayı korkunç bir hava sardı. Bir anda kapılar kapandı ve görünmez bir şey odanın etrafında dolaşıyordu. Kirpi:
— Hadi gidelim, dedi.
Onu sırtıma alıp uçmaya başladım. Şöminenin içinden geçip ormana düştük. Hayalet havada oradaydı ve ilk baştaki ışık geri gelmişti. Çalılardan hışırtılar geliyordu. Ben:
— Orada kim var, orada kim var? diye bağırdım.
