Fısıltıların Arasında

Bir sabah uyandığımda herkesin iç sesini duyabildiğimi fark ettim. Yazın en sessiz sabahıydı. Güneş, perdenin arasından içeriye dökülürken odama sütlü bir altın rengi yayılmıştı. Hava durgundu, zaman ise üzerime yumuşak bir örtü gibi serilmişti. Rüyayla uyanıklık arasındaki o ince çizgideydim; insanın gerçeklikle hayali birbirine karıştırdığı o kırılgan eşikte. Ve işte tam o anda, ilk kez bir başkasının düşüncesi zihnime süzüldü.

 

“Bugün kızımı uyandırmasam, biraz daha uyusun… Çok yorgun görünüyordu dün gece.”

 

Annemin sesi değildi bu, daha çok… düşüncesinin yankısıydı. İçimde, kulağımdan geçmeyen ama ruhumda çınlayan bir tını gibi. Başta bir serap sandım, belki de hayal gücümün oyunu. Ama zaman ilerledikçe, anlamaya başladım: İnsanların kelimelere dökemediği her şey, bir şekilde bana ulaşabiliyordu artık.

 

Denize bakan eski iskelenin ucuna yürürken, ayaklarımın altındaki tahta çatırdılarıyla birlikte başka sesler de yükseldi. Yanımdan geçen yaşlı bir adam, gülümsüyordu ama içi ağlıyordu: “Keşke ona daha fazla zaman ayırsaydım. Şimdi sadece fotoğrafları kaldı.” Bir genç kız, elindeki deftere bir şeyler çizerken düşünüyordu: “Yeteneksizim, kimse beğenmeyecek.”

 

Her biri birer fısıltıydı evet, ama aynı zamanda çığlık. Duyulmayan, duyulmak istenmeyen, yutulmuş kelimelerin gölgesinde boğulmuş çığlıklar…

 

İlk başta bu seslerin hepsini duymak bir büyü gibiydi. İnsanların maskelerinin ardındaki kırılganlıklarını görmek… Sanki hepsinin içine açılan gizli kapıları fark etmiştim. Ama sonra, bu yetenek bir lanete dönüştü. Çünkü bazı kapıların ardında fırtınalar vardı. Her gülümseyenin içinde mutluluk yoktu. Ve her sessizliğin içinde barış… değil, bastırılmış korkular yankılanıyordu.

 

Arkadaşım Defne’yle dondurma yerken, onun gözlerimin içine bakarak “Her şey harika,” deyişini duydum. Ama iç sesi bambaşkaydı: “Ben neden bu kadar yalnızım?” O an içim parçalandı. Ona sarıldım. Sebebini sormadı. Belki de o da bir şeyleri hissetti.

 

Günler geçtikçe, bu seslerin ağırlığı omuzlarımı bastırdı. İnsanın sadece kendi acısını taşıması ne kadar hafifmiş meğer. Herkesi duymak, herkesi anlamak… Yorucuydu. Ama aynı zamanda büyüleyiciydi. Sıradan bir sabah, sıradan bir kızın içindeki evreni genişletmişti. Artık sadece bakan değil, gören biriydim.

 

Bir akşam günbatımında, denize karşı otururken içimden geçenleri düşündüm. Bu yetenek bana verilmişti ama neden? Belki de dünya daha çok duyanlara, anlayanlara ihtiyaç duyuyordu. Belki de insanları gerçekten sevmek, onların söyleyemediklerini sezmeyi gerektiriyordu.

 

Ve sonra bir sabah, yeniden uyandım. Her şey sustu. İç sesler gitmişti. Dünya eski haline dönmüştü. Sadece kendi düşüncelerim vardı artık, o tanıdık sessizlik. Ama artık ben, o eski kız değildim.

 

Bir sabah uyandım, ve başkalarının iç dünyasında yürüdüm. Sonra geri döndüm. Ama her şey yerli yerindeydi artık. Çünkü biliyordum: Anlamak, her şeyin başlangıcıydı.

 

(Visited 18 times, 1 visits today)