Her şey o tuhaf ışığın pencereden içeri dolduğu anda başladı.
O sabah uyandığımda, evin sessizliği her zamankinden daha yoğundu; sanki duvarların ardında gizlenen görünmez bir nefes, zamanı tutuyordu. Yatağımdan kalkıp perdeleri araladığımda karşılaştığım manzara beni önce büyüledi, sonra da tarif edemediğim bir endişeye sürükledi. Gökyüzü olağan maviliğini kaybetmiş, morla turuncu arasında gidip gelen titreşen bir renge bürünmüştü. Işık ise neredeyse canlıymış gibi ağır ağır hareket ediyor, odaya yayılırken duvarlarda dalgalanmalar bırakıyordu.
Elimi ışığa doğru uzattığımda parmak uçlarımın uyuştuğunu hissettim. Bir an için geri çekilmek istedim ama içimdeki merak, korkumu bastıracak kadar güçlüydü. Işığa biraz daha yaklaştığımda, odanın köşesinde uzun zamandır el sürmediğim eski sandığın hafifçe titrediğini fark ettim. Sandık, büyükannemden kalma, üzeri işlemeli bir ahşap kutuydu. Bugüne dek açmaya cesaret edememiştim; annem her seferinde “Zamanı gelince anlarsın” derdi.
Işık sandığa doğru akıyor, sanki onu çağırıyordu. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Yaklaştım, dizlerimin üzerine çöktüm ve titreyen ellerimle kapağı kaldırdım. İçeride sadece bir defter vardı. Koyu kahverengi deri kaplı, oldukça eski bir defter. Açtığımda ilk sayfada tek bir cümle yazıyordu:
Bu ışığı gördüğünde gerçek yolculuğun başlar. “
Tam o anda evin içinde derin bir uğultu yükseldi. Işık gittikçe yoğunlaşıyor, odanın sınırlarını silikleştiriyordu. Sanki mekân bükülüyor, zaman başka bir ritimle akıyordu. Defteri göğsüme bastırdım ve ayağa kalktım. Pencereden içeri dolan ışık şimdi beni tamamen kuşatmıştı. Gözlerimi kapadığımda yerin ayaklarımın altından çekildiğini hissettim.
Nereye gittiğimi bilmiyordum, ama artık geri dönemeyeceğimi sezdim. Çünkü bazı başlangıçlar insanın tüm hayatını değiştirmek için yalnızca bir ışığa ihtiyaç duyar.
