Gece sessizdi. Sokakta ne bir insan sesi ne de bir araba gürültüsü vardı. Rüzgâr, eski evin çatısına çarpıp ses çıkartıyordu. Elimdeki kitabı kapattım, saate baktım; gece yarısını geçmişti. Evde herkes uyuyordu. Ben ise bir türlü uykuya dalamıyordum. Birden, dışardan gelen bir sesle irkildim. Pencereye doğru koştum. Kalbim hızlı atıyordu. Sanki biri bahçede yürüyordu. Perdeyi aralayıp dışarı baktım ama karanlıktan başka hiçbir şey göremedim. Sokak lambası yine yanıp sönüyordu. Tam uzaklaşacaktım ki bir “tık” sesi duydum. Camın hemen dibinden gelmişti. Cesaretimi toplayıp pencereyi açtım. Soğuk hava yüzüme vurdu”. O anda, bahçede bir gölge kıpırdadı. Küçük bir çocuktu bu. Yırtık montunun içinde titriyordu. Gözleri korku doluydu. “Hey,” dedim fısıltıyla, “kimsin sen?” Çocuk kekeleyerek cevap verdi: “Emir”. Tereddüt ettim ama sonra içimden bir ses yardım etmemi söyledi. Aşağı inip kapıyı açtım. Çocuk sessizce içeri girdi. Sobayı yaktım, ona bir battaniye verdim. Ellerini uzattı, ateşin sıcağında ısındı. Bir süre sonra bana ailesini kaybettiğini, birkaç gündür sokakta kaldığını anlattı. O gece Emir için yer yatağı hazırladım. Birlikte sıcak çorba içtik. Sabah olduğunda, ev sessizdi. Soba sönmüştü. Emir’i uyandırmak için odaya girdiğimde yatağın boş olduğunu gördüm. Pencere açıktı. Dışarı baktım; ne bir ayak izi vardı, ne bir iz. Sanki hiç var olmamış gibiydi. O an, gece yaşadıklarımın gerçek mi hayal mi olduğunu bilemedim. Ama battaniyenin üstünde kalan küçük bir düğme, her şeyin bir düş olmadığını hatırlattı. Düğmeyi avucuma aldım ve pencereyi kapattım. Günler geçti, Emir’den bir haber yoktu. İlk zamanlar bunun sadece bir rüya olduğunu düşündüm, ama o küçük düğme elimdeyken kendimi kandıramıyordum. Üzerinde solmuş bir harf vardı: “E.” Belki de adının baş harfiydi. Bir hafta sonra, hava yeniden soğudu. Sobayı yakarken pencereden dışarı baktım. Kar hafif hafif yağmaya başlamıştı. O anda, bahçede bir hareket fark ettim. Kalbim hızla atmaya başladı. Ayağa fırladım, ceketimi giyip dışarı çıktım. Rüzgâr esiyordu ama o an hiçbir şey hissetmiyordum. Vardığımda, yerde küçük ayak izleri gördüm. İzler, evin arkasındaki ormana doğru uzanıyordu. El fenerini alıp peşlerinden gittim. Ağaçlar karanlıktı, dallar birbirine sürtünüyor, korkutucu sesler çıkarıyordu. Ama durmadım. Bir süre sonra, yanmış bir kulübenin önüne geldim. Kapısı yarı açıktı. İçeriden hafif bir ışık süzülüyordu. Kalbim çarpıyordu. Kapıyı ittim. İçeride kimse yoktu, sadece yerde bir defter duruyordu. Üzerinde toz birikmişti. Sayfalarını çevirdiğimde, çocuk el yazısıyla yazılmış cümleler gördüm: “Eğer bu defteri bulan biri olursa, ben Emir. Annemle babam bu kulübede yaşardı. Bir gece yangın çıktı. Onlar kaçamadılar ama ben kaçtım. Döndüğümde kulübe yanmıştı. O günden beri her gece ışık gördüğüm yere giderim.” Defteri kapattım, gözlerim doldu. Elimde hâlâ o düğme vardı. Sonra birden rüzgâr kapıyı çarptı. Işık söndü. Kulübeden çıktığımda kar hızlanmıştı. Fakat bahçeye döndüğümde ayak izleri kaybolmuştu. O günden sonra her gece o pencereye bakmaya başladım. Emir bir daha gelmedi ama bazen, rüzgârın uğultusu arasında bir çocuk sesi duyuyorum: “Üşüdüm… ışık gördüm…” Ve ben o sesi duydukça sobayı yakıyor, pencereyi aralayıp dışarı bakıyorum.
