Otobüsten indiğimde hava beklediğimden daha karanlıktı. Sokak lambasının altında durup etrafa bakarken içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk belirdi ve montumun önünü sıkıca ilikledim. Normalde avucumun içi gibi bildiğim bu mahalle, sisin binaları yutmasıyla yabancı bir diyara dönüşmüştü.
İlerideki parktan gelen paslı salıncak gıcırtısı, sessizliği bir bıçak gibi kesiyordu. Adımlarım hızlandıkça kalbimin ritmi de ona eşlik etmeye başladı. Köşeyi döndüğümde, her akşam önünden geçtiğim o eski meşe ağacının gölgesi, sanki üzerime uzanan dev bir el gibi göründü. Kendi hayal gücümün bana oyun oynadığını biliyordum ama mantığım, ensemde hissettiğim o soğuk ürpertiyi dindirmeye yetmiyordu.
Tam o sırada, yolun karşısındaki çalılıkların arasından iki parlak gözün bana baktığını fark ettim. Donup kalmıştım. Ancak saniyeler sonra, çalılıklardan fırlayanın komşumuzun tombul kedisi Pamuk olduğunu görünce derin bir nefes aldım. Pamuk, hiçbir şey olmamış gibi bacağıma sürtünüp mırıldanmaya başladı.
O an anladım ki korku bazen sadece karanlığın boşluklarını dolduran zihnimizin bir yansımasıydı. Adımlarımı yavaşlattım, gölgelerin sadece gölge olduğunu kabullendim ve evimin sıcak ışıklarına doğru yürümeye devam ettim.
