O sabah alarmım çalmadan önce uyandım, ama bir tuhaflık vardı. Yatağın soğukluğu, odanın sessizliği… Her şey normal gibiydi ama aynı zamanda hiç normal değildi. Yavaşça doğrulup gözlerimi açtığımda gördüklerime inanamadım. Odam, benim odam değildi. Duvarlar yumuşak mor bir ışıkla parlıyor, tavanda bir yıldız kümesi dönüyordu.
Kalkıp bir adım attığımda yerdeki halı dalga gibi hareket etti, sanki canlıydı. Kapıya yöneldim ama kapı yoktu, onun yerine ince çizgilerden oluşmuş parlak bir geçit vardı. Merakla elimi uzattım ve geçit bir anda genişleyerek açıldı. Dışarı çıktığımda beni uçan minik yaratıklar karşıladı. Kanatları saydamdı, sesleri hafif bir rüzgâr gibiydi. İçlerinden biri elime dokunup “Korkma, burası hayaller ülkesinin kapısı.” dedi. O an anladım ki burası, uzun zamandır rüyalarımda görmeyi umduğum yerdi ama buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum. Tek bildiğim şey, artık sıradan bir sabaha uyanmadığımdı.
Bu maceranın beni nereye götüreceğini merak ederek ileri doğru adım attım ve içimde tuhaf bir his belirdi: Sanki burada beni yıllardır bekleyen biri vardı. Belki de hayatımın en büyük sırrı, bu ülkenin derinliklerinde saklıydı. Geri dönemezdim, çoktan başlayan bir hikâyenin içine düşmüştüm.
