Dostlarımla beraber savaşa gitmeden önce oturmuş, gün batımını seyrediyordum. “Gün batımı bugün çok güzel, tıpkı göreve başladığım gün gibi.” Göreve geldiğim gün kardeşim gözlerini kapatıyordu. Ne yaptığını sorduğumda ise, “Annemiz dedi ki, parlak ateşe çıplak gözle bakmamalıymışım, yoksa gözlerim acır. Ve… duyduğum kadarıyla artık buradaki en parlak ateş senmişsin. O yüzden gözümü kapatıyorum.” sözlerini işittim. Bu sözleri duyunca gülmeye başladım. “Hine, gözlerini kapatmana gerek yok, ellerini çekebilirsin.” Ellerini gözünden çekti ve saçlarımın batmakta olan güneş gibi yakmadığını söyledi. Bu anıyı asla unutmam. Hine… sence uzak gelecekte de böyle güneş batıyor mudur?
Dostlarımla beraber savaş alanına gittik. “Demek sonumun geldiği yer burasıymış. Duygulandım,” dedi yoldaşlarımdan biri. Diğeri ise çok içtiği için bilinci gidip geliyordu ama savaşırken kendine geleceğini söylüyordu. Yanlarına gittim ve beraber savaşa girdik. Bundan sonrası o kadar hızlı geçti ki hiçbir şey hatırlamıyordum. Tek hatırladığım şey, dostlarımın beni korumak için kendilerini feda etmeleriydi. Gözlerimi tekrar açtığımda, yoldaşlarımdan biri beni sırtında taşıyordu. Beni uyanık gördüğünde gülümsedi ve hayatta olduğumu hissettiğini söyledi. “Başarabileceğini biliyordum. Plan istediğimiz gibi gitsin diye seni buraya kadar taşımaya karar verdim.” Çok kötü bir haldeydi, ama yine de beni buraya kadar taşımıştı. “Baksana, neredeyse vardık. Sen bizim alevimizsin. Yanmaya devam etmen… ve asla sönmemen… lazım.” Bunlar onun son sözleriydi ve onları gerçekleştirebilmek için elimden gelen her şeyi yapmam lazımdı.
Motoruma atlayıp beş yüz yıl sonrasına yolculuğa çıktım. Çok uzun zamandır yoldaydım. Artık ne kadar vaktin geçtiğini saymayı bırakmıştım. Daireler içinde gidiyor gibiydim. Nerede olduğumu ve nereye gittiğimi bilmiyordum. Bu yolun nereye gittiğini de bilmiyordum. Buradan görülebilen tek şey, batmayan güneşti. Kendimi kaybolmuş hissediyordum. Belki de yorulmuştum, dinlenmem gerekiyordu. Defalarca yanından geçtiğim bankın yanında durup mola vermeye karar verdim. Orada oturan biri vardı, çok iyi bildiğim biri; küçük kardeşim Hine.
“Sen kimsin? Ve burada ne yapıyorsun?” diye sordum, çünkü burada olmaması lazımdı. “Gün batımını bekliyorum.” “Ama burada hiçbir zaman güneş batmıyor.” Kafasını kaldırdı ve gülümseyip bana baktı. Gözleri umut doluydu. “Bir gün batacak… zamanı geldiğinde.” Ben dinlenirken yanıma oturup saçımla oynamaya başladı. “Söylentileri duydun mu abla? ‘Gece alevi tüm kötülükleri yaktığında, huzurlu gece nihayet gelecek.'” Kardeşimin yüzüne baktım. Gözleri hâlâ umut doluydu. “Yapacak bir görevin var. Unutmadın, değil mi?” O anda aklıma bu yola çıkmamın asıl amacı geldi. Yolumu kaybetmemiştim, çünkü hâlâ yoldaydım. “Hayır, unutmadım. Gökyüzünü seyreden çok fazla insan var… Onları bekletemem.” Arkamı döndüğümde çoktan gitmişti; benim de gitmem gerekiyordu.
Motoruma bindim ve yoluma devam ettim. Hedefim başından beri oradaydı. Umudum yeniden yeşeriyordu. Sonunda hedefime varmıştım. Hepimiz çok fazla fedakârlık yaptık, ama boşa değildi. Yoldaşlarımın bana güvenip devam ettirdikleri bu plan başarıya ulaşmıştı. Hep birlikte umduğumuz sonuca ulaşmanın gururunu yıllarca sürdürecektik.
