2040 yılında Japonya’da düzenlenen büyük bir yapay zekâ kongresine katıldığımı hayal ediyorum. Kongre, Tokyo’nun kalbinde, gökdelenlerle çevrili devasa ve fütüristtik bir merkezde yapılıyor.
Binaya girdiğim anda beni insan gibi konuşan, yüz ifadeleri olan yapay zekâ asistanları karşılıyor. Duvarlar boyunca hologram ekranlar akıyor; bu ekranlarda kendi kendine öğrenen robotlar, duyguları analiz eden algoritmalar ve insan beynini taklit eden sinir ağları tanıtılıyor. Salonlar ışıkla dolu, zeminlerde yön gösteren dijital oklar var ve her köşede farklı dillerde anında çeviri yapan kulaklıklar dağıtılıyor. İnsanlar ve robotlar yan yana yürüyor; bazı robotlar kahve servis ediyor, bazıları ziyaretçilere projeleri anlatıyor. Kongrede çevre dostu yapay zekâ sistemleri, sağlık alanında hastalıkları önceden tahmin eden yazılımlar ve eğitimde kişiye özel öğrenme programları sergileniyor.
Ayrıca yapay zekânın etik sınırları ve insan hayatındaki yeri üzerine paneller düzenleniyor. Dışarıda kiraz çiçekleri açmış, sessiz elektrikli araçlar sokaklarda ilerliyor. Geleneksel Japon mimarisiyle ileri teknolojinin iç içe geçtiği bu ortamda, geleceğin artık çok uzak olmadığını hissediyor; hem büyük bir hayranlık hem de hafif bir şaşkınlık duyuyorum.
