Bir toplumun ne kadar geliştiğini anlamak için genellikle ilk olarak ekonomik verilere, teknolojik yeniliklere ya da yükselen dev binalara bakarız. Ancak sadece rakamlara ve betona odaklanan bir ilerleme anlayışı, insanın ruhunu ve yaratıcılığını hesaba katmadığı için her zaman bir tarafı eksik kalmaya mahkumdur. Aslında “sanatın olmadığı toplumlar hızlı gelişemez” düşüncesi, gelişimin sadece fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel bir devrim olduğu gerçeğine dayanır.
Sanat, her şeyden önce bize özgürce düşünmeyi ve empati kurmayı öğretir. Bir ressamın tuvalindeki renkler ya da bir yazarın kurguladığı bambaşka dünyalar, bize alışılagelmişin dışına çıkma cesareti verir. Statükoyu sorgulamayan, hayal kuramayan ve başkalarının ne hissettiğini tam olarak anlayamayan bir toplumun “yaratıcı çözümler” üretmesi pek beklenemez. Oysa bugün hayranlıkla baktığımız büyük bilimsel buluşların ve teknolojik atılımların temelinde, sanatın beslediği o sonsuz merak ve hayal gücü yatar. Sanat, zihni kalıpların dışına çıkararak bir mühendise ya da bir girişimciye, bir konuya daha önce hiç bakılmamış bir açıdan bakma yetisi kazandırır.
Öte yandan sanat, bir toplumun ortak hafızası ve vicdanı gibidir. Toplumsal barışın sağlanamadığı, bireylerin birbirini anlamaktan uzaklaştığı bir yerde sürdürülebilir bir kalkınmadan söz etmek çok zordur. Tiyatro, sinema veya müzik; toplumun en farklı kesimlerinden insanları aynı duyguda buluşturur. Bu bağ, toplumsal dayanışmayı güçlendirir ve insanların daha huzurlu bir ortamda bir arada yaşamasını sağlar. Huzurun ve karşılıklı anlayışın olduğu bir iklimde ise inovasyon ve üretim çok daha hızlı serpilir.
Sonuç olarak sanatı bir “lüks” ya da sadece boş vakit aktivitesi olarak gören toplumlar, aslında kendi yaratıcılık damarlarını kendi elleriyle tıkamış olurlar. İstediğimiz kadar fabrika kuralım; eğer o fabrikanın içindeki insanlara estetik bir bakış açısı ve eleştirel düşünme yetisi kazandıramıyorsak, gelişimimiz sadece taklitçilikten ibaret kalacaktır. Gerçek ve hızlı bir ilerleme, teknolojinin gücüyle sanatın ruhunun birleştiği noktada başlar. Atatürk’ün de dediği gibi, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” Bu damar koptuğunda, o toplumun tam kapasiteyle geleceğe koşması neredeyse imkansızdır.
