Gerçekten Yaşamak Üzerine: Geleceğe Bir Mektup

Hiç düşündünüz mü, gün geçtikçe ne kadar değiştiğimizi? Son zamanlarda toplumun çoğunluğunun kendini kaybetmiş gibi bir hisse kapıldığını, hayatın belli bir döneminden itibaren hepimizi melankoli kapladığını… Bu durum herkesin başına gelebilecek normal bir olay olsa da son zamanlarda yaşam tarzımız haline gelip normalleşmiş bir durum söz konusu. Bahsettiğim, sahip olduğumuz dertlerden kaynaklı çekilen sıkıntılar değil; yaşarken duyguları normale göre çok daha cansız hissetmek, etrafı daha renksiz görmek. Önceki kuşaklardan büyüklerimin anlattıklarına göre hayat mükemmel olmasa bile gerçekten hissediyorlar, yaşıyorlar gibi sanki. Ama artık onlar bile o ışığı kaybetmiş gibi duyuluyor. Bunun üzerine uzunca düşündükçe aslında bu durumun en temel sebeplerinden birinin toplum algıları olmasına rağmen çözümünün tamamen bizde bitiyor olduğunu fark ettim. Aynı zamanda bizden sonraki kuşaklar bu etkenlere daha fazla maruz kalacağından onların yaşayacağı sıkıntılar içime bir şüphe düşürdü. Bu yüzden aslında “bizde biten o çözüm” ne, ve bizi gittikçe daha çok manipüle eden sistemlere rağmen nasıl “canlı” kalabiliriz sorularına gelecek kuşaklara öğüt niteliğinde ve benim için en önemli olan dönüm noktalarını derledim.

 

Öncelikle, bunları yaşamamızın en büyük sebeplerinden birinin insanların sıkıntılı oluşu değil; bilim ve teknoloji geliştikçe beynimizi kandırmanın kolaylaştığı ve toplumdan yararlanabilmek için bu yolların çokça kullanıldığı bir sistem içinde yaşıyor oluşumuz olduğunu belirtmek istiyorum. Bunu kırmak için bu sistemden kurtulmayı öğrenmelisiniz. Kurtulduğunuz müddetçe “gerçekten yaşamayı”, bahsettiğim problemi aşmış olursunuz. Gerçekten yaşıyor olmak derken anlatmak istediğim şudur: Hepimiz canlı oluşumuzdan dolayı yaşıyor haldeyiz, fakat yaşadığını her zerresiyle hisseden kişi sayısı pek azdır. Geçirdiği anlardan memnun olan, bunların tadını çıkarmayı bilen ve neyi neden yaptığını bilip yaptığı anı hissederek yaşayan neredeyse kimse kalmadı. Tabii ki “yaşamanın” öğrenilmesi herkes için farklı bir süreçtir, hepimiz birbirimizden farklı özelliklere sahibiz; birimizi yaşatan diğerimizi tüketebilir. Bu yüzden ilk ve bence en önemli öğüdüm gerçekten yaşamak kavramını kendinizce tanımlamanız. Bu çok kısa sürede gerçekleşmeyecektir eminim, çünkü zamanla karakteriniz değişebilir. Fakat süreç boyunca arayışta olmak sonuca ulaşmayı kolaylaştıracaktır.

 

Başı boş olmamanın başka bir çözümü hedefe sahip olmaktır. Neyi neden yaptığımızı bilmekten kastettiğim tam olarak budur. Hedef oluştuğu anda bir hırs oluşur insanda, hırs gereği kadar olduğunda bizi tüketen ve yaşamayı unutturan etkenlerden uzaklaştırır; yararlıya eğilim artar. Yararlı şeyler yaptıkça beyin kendini iyi hisseder ve beynin, halkın kandığı etkenlerdense kendi hedefin doğrultusunda kandırıldığından daha zor oyuna gelir; mutlu olursun. Bir nevi kendi lehine göre alışkanlık edinmek demek bu. Çünkü alışkanlıklar beyni mutlu edip yönlendirir.

 

Hedeflerinizle birlikte hatalarınızdan korkmamanız gerektiğini de unutmamalısınız. Hayatımız boyunca her şeyi hatalarla daha iyi öğrendiğimizi savunuyorum. Kişinin şansı yaver giderse tek denemede istediği sonuca ulaşabilir, fakat süreçte hata yapmak o kişiyi daha bilge yapar. Bunun sebebi yapılan hatadan ders alınmış olmasıdır. Bu dersler aslında ömürlük katkılardır, hafife alınmamalıdır. Aynı zamanda anlık olarak sizi kötüye sokan hatalar size uzun vadede çok daha iyisini sunmak için bir işaret olarak görülmelidir. Hiçbir zaman bunun tersinin gerçekleştiğine rastlanmamıştır.

 

Son iki öğüdüm bireysel olmaktan çıkıp insanlarla olan etkileşimle bağlantılı biraz. Bunlardan biri asla kendinizi başkalarıyla karşılaştırmamanız. Hem iyi anlamda hem kötü anlamda karşılaştırma yapmak geçerli bu konuda. Zaten öz güven sahibi olup kendini tanıyan kişiler bunu yapmazlar çünkü asıl yarışın kendisiyle arasında olduğunu bilirler. Bir başkasının potansiyeli sizinkiyle aynı olamaz, bu yüzden bu yapılan haksızlığa girer. Bu duruma ek olarak birine karşı verdiğiniz değerden dolayı ona olan davranışlarınızın ve hareketlerinizin o kişinin de size bunları yapabileceği anlamına gelmiyor oluşundan da bahsediyorum burda. Herkes verdiği değeri aynı biçimde gösteremez, ya gücü yetmez ya da içinden farklı gelir. Sizin birine gösterdiğiniz çabanın tıpa tıp aynısını görmüyor oluşunuz o kişinin verdiği değeri göstermez, çünkü aynı değilsiniz, karşılaştırılmamalısınız. Bunlara bağlı olarak son öğüdüm; özellikle insanlardan, fakat genel anlamda hayatın tüm alanlarında çok yüksek beklentilere sahip olmamanız. Yine bunu iyi veya kötü anlamda algılayabilirsiniz. Hayatın sizi ne zaman nereye götüreceği belirsizdir, dolayısıyla kafanızda planlamaya dayalı ihtimaller olsa da hiçbir zaman bir olay gerçekleşmeden önce garantiye almamalısınız, net bir beklenti içinde olmamalısınız. Bunun yerine farklı olasılıkları baz alıp hazırlıklı olmak sizi daha mutlu edecektir.

 

Verdiğim tavsiyeler size tüm canlılığınızla yaşayabilmeyi öğretebilecektir, mentalite olarak daha rahat kalabilmenizi sağlayacaktır. Alışkanlıklarınızı istediğiniz yaşam doğrultusunda değiştirmek ise aslında tüm toplumca kandırılan beyninizi kendinize yakınlaştırmanız anlamına gelir. Yani herkesin yanılıp sorunu kendinde aradığı sıkıntılardansa kişiliğe göre beyni yönlendirmektir.

(Visited 24 times, 1 visits today)