İnsanoğlu, yüz binlerce senedir yaşadığı bu toprakların iki yüz senede altını üstüne getirmişti; kaynaklarını kurutmuş, olanları heba etmiş, kaynaklara tekrar var olma şansı bırakmamıştı. Büyük şirketler, diğer büyük şirketlerle yarışma yaparken, Orta Doğu’daki kavga kıyamet bitmez iken, siyasiler birbirine sallarken pek çok astrolog da yeni keşifler peşindeydiler. Bir gün bu çalışmalara sonunda meyve verdi. Bize en yakın yıldızlardan bir yıldızın yaşanılabilir bölgesinde Dünya’ya benzeyen bir ötegezegen tespit ettiler. Bunu üzerine, beklenildiği gibi, bu gezegene ilk adam gönderme yarışları başladı. Başta ABD olmak üzere Rusya, Çin, Birleşik Krallık gibi ülkeler, paralarının büyük bir kısmını uzay sanayisine yatırdı; beş yıl içinde Rusya önden hazırlıkları tamamladı ve ilk seferleri gerçekleştireceğini duyurdu. Bu seferler en başta bilim insanlarının taşınması içindi ve temelli olarak buraya yerleşecektik çünkü git gel yapacak kadar yakıt kalmıyordu roketlerde. Parası olan ve araştırmacı gönderebilecek ülkeler, gruplar halinde Biz de bu gezegene giden pek çok araştırma grubundan biriyiz. Onlarca ülkeden gelen ekipler, ülkelerini en iyi temsil etme yarışında şu an.
Dünya’dan 11 Ocak’ta ayrılan uzay gemisi, yaklaşık dört sene sonra gezegene ulaştı. Rusların Ukrayna Savaşı sırasında geliştirmeye başladığı “Adalet” roketleri kullandığımız geminin iticileri. Rusların bu sefer bu yarışın galibi gelmesinin nedenlerinden biri bu roketler. Her neyse, gezegene kontrollü iniş yapıldı ve Komutan Mihailoviç öncülüğünde her grup gezegene ayak bastı. Bizlerin şansına bu gezegenin atmosfer koşulları Dünya’nınki ile neredeyse aynıydı ancak kuzey yarım kürenin kış ayında geldiğimiz için çok şiddetli ayazları vardı. Bu bizi çalışmalarımızı bahara kadar mağaralarda yapmaya itti dolayısıyla. Geceleri kendiliğinden parıldayan o masmavi gölleri ve kırmızılı beyazlı bitki türlerinin incelenmesi artık kıştan sonraya kalmıştı, bir ziraat mühendisi olarak üzmüştü bu beni.
Dünya’da var olmadığı bilinen sayısız kayaç vardı bu mağaralarda: yeşilinden parlayan kırmızısına, mavisinden moruna her çeşit dikit, sarkıt, aşınmış kayalıklar ve daha nicesi bu mağaraların içini süslüyordu. Bilim için olağanüstü bir sahaydı bu. Her gün farklı milletlerin isimlerini verdiği kayaçların örnekleri toplanıyor ve Dünya’ya dönme ihtimaline karşın saklamaya alınıyordu. Bizim petrograflar da olağanüstü buluşlar yapıyordu her gün ve mağaraya girişin ikinci ayından itibaren bulunan beş bini aşkın kayacın 340’ı Türkçe kökenli, gerçekten gurur verici. Diğer milletten insanların suratlarına bakınca da benzer duygular içimde olduklarını görüyorum. İleride bu toprakların da yağmalanıp mahvedileceğini düşünmek, ama, hayallere dalmamı engelliyor.
Bahar geldi çattı ve işi yeryüzünde olanlar uçsuz bucaksız çayırlarda dolaşmaya başladı. Bitki örtüsünün yanında bir de vahşi hayvan tehdidi… Hayvanların sayıları hakkında bilgi olmadığı ve araştırmaya kalkılsa ne tür tehlikeler doğacağı bilinmediği için hayvanlardan uzakta çalışalar yapıyorduk. İlerde bu hayvanlar da vurulacak, kim bilir belki de soyları tüketilecekti.
Bu düşüncelerle doluydu kafam hep. Bilinmezliğin içinde hapsolmak bir yandan güzel diğer yandan da oldukça ürkütücüydü. Evet, silahlı milahlı gelmiştik ama ben karşıydım bu duruma. Saldırınca da korkuyor ama insan. Yaşam ve ölüm, bir tahteravalli üzerinde gibiydi; hayvanlara yaklaşılsa hayatlar bitecekti.
Yıllar böyle geldi geçti. Zamanla her millete küçük kasabalar kuruldu. Bu süreçte tabii ki istenmeyerek, belki de istenerek, doğal tahribatlar oldu ve hayvanlar öldürüldü. İnsan, vahşi doğasını sanırım her yerde gösteriyor. İki veya üç defa destek malzeme ve insan taşındı gezegene. Kahkahalar atıldı, kavgalar yapıldı, laflar söylendi, kimi zaman da ırkçılıklar oldu. Ben bundan şunu çıkarıyorum: Bu insanlar yepyeni bir gezegene gelip de buraya alışıp da üstüne eski dünyadan kalma alışkanlıklarına devam ediyorlarsa hiçbir zaman değişmeyeceklerdir.
