Dışarıda kasım ayının sert rüzgârı pencereleri zorlarken, ben babaannemin toz kokan bodrum katındaydım. Yıllardır açılmamış eski bir sandığın dibini karıştırıyordum. Amacım sadece eski fotoğraf albümlerini bulmaktı ama parmaklarım soğuk metale değdiğini hissettim. İşlemeli Tahta bir kutunun içinde işlemeleri daha önce hiç görmediğim bir dilde yazılmış gümüş bir köstekli saat duruyordu. Akrebi ve yelkovanı yoktu.Bunun yerine merkezinde parıldayan, elmastan yapılmış tek bir taş vardı. Saati elime aldığımda avucumun içinde ısınmaya başladı. Sanki canlıydı ve kalp atışlarıma senkronize bir ritimle titreşiyordu ama nasıl olurda bir saat böylesine canlıymış gibi hareketler yapar. Merakıma yenik düşüp üst tarafındaki kurma kolunu çevirdim. O anda bodrum katındaki minik havalandırmadan süzen loş ışık, kör edici bir beyaza dönüştü ve yer ayağımın altından kayıp gitti.
Bir süre boşlukta süzüldüğümü hissettim, ne aşağısı vardı ne de yukarısı. Baş dönmem geçtiğinde ve o yoğun ışık huzmesi dağıldığında, kirpiklerimi araladım. Gözlerimi açtığımda gördüklerime inanamadım. Artık bodrum katında arasında değildim. Gökyüzü, menekşe ve gece mavisi tonlarında dalgalanıyordu ama hiç yıldız yoktu; onun yerine gökyüzünde asılı duran devasa, şeffaf saat çarkları dönüyordu. Bastığım yer toprak değil, suyun üzerinde yürüyormuşum hissi veren aynalı bir yüzeydi. Etrafımda, yerçekimine meydan okuyan kristal ağaçlar yükseliyordu ve yaprakları rüzgâr estikçe cam kırıntıları gibi hoş sesler çıkartıyordu. Burası zamanın durduğu, hatta belki de zamanın üretildiği yerdi.İleride, sisten yapılmış gibi görünen bir varlık belirdi. İnsan formundaydı ama yüzü sürekli değişiyor; bazen bir çocuk, bazen yaşlı oluyordu ama sanki yaşlanıp tekrar geri çocuğa dönüyor ve sanki bir döngü içindeydi. Bana doğru elini uzattığında zihnimin içinde konuşmadan yankılanan bir ses duydum “Zamanı geriye alamazsın gezgin, sadece anı yaşayabilirsin.” Aklımda bu sesler yankılanırken, bu garip görünümlü varlık kristal bir ağaçtan kopardığı parlak, mavi bir yaprağı avucuma bıraktı.Yaprak bir anda gümüş saate döndü.
Elimdeki gümüş saat aniden tersine dönmeye ve titremeye başladığında, o büyülü evrenin görüntüsü bulanıklaştı. Kristal ağaçların çıkardığı o hoş sesler, dışarıdaki fırtınanın uğultusuna karıştı. Gözlerimi kırptığımda kendimi yeniden bodrum katının tozlu zemininde otururken buldum. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti. “Sadece bir hayaldi.” diye düşündüm kendi kendime rüzgârın sesiyle uyuyakalmış olmalıydım. Ancak ayağa kalkıp üzerimi sirkelediğimde, avucumun içinde gümüş saate dönüşen soluk mavi bir ışıkla parlayan o kristal yaprağı gördüm. O an anladım ki, bazı yolculuklar için bilet gerekmezdi; sadece doğru anahtarı çevirmek yeterliydi.
