Bir sabah erkenden uyandım. İzmir Adnan Menderes Havalimanı’na uçuşum vardı. Uçuş, yaklaşık bir buçuk saat sürecekti. Hazırlıklarımı yaptıktan sonra arabaya binip Ankara Esenboğa Havalimanı’na doğru yola çıktım.
Havalimanına vardığımda uçağın kalkmasına yarım saat vardı. Güvenlik kontrolünden geçtikten sonra biletimi aldım ve uçağımın kalkacağı kapıya yöneldim. Beklerken birkaç uçağı izledim. Sonunda benim uçağım geldi. Büyük ve heybetli bir uçaktı.
Uçağa binme zamanı geldiğinde sıraya girdim. Koltuğum 47A numaralı cam kenarıydı. Yerime oturdum. Uçak, yerde yaklaşık 25 dakika bekledikten sonra piste yöneldi. V1 hızına ulaştığında havalandı. Uçak, İstanbul Havayolları’na ait bir Lockheed L-1011 TriStar modeliydi ve üç motorluydu.
Bu uçakların üç motorlu olmasının sebebi, 1970-90’lı yıllar arasında uçakların iki motorla okyanus geçmelerinin yasak olmasıydı. O dönem uçak motorları günümüzdeki kadar gelişmemişti, bu yüzden güvenlik açısından üç motor tercih ediliyordu. Ayrıca üç motorlu uçaklar, o döneme göre yakıt açısından da daha verimliydi. Günümüzde hâlâ üç motorlu uçaklar bulunsa da artık nadirler.
Uçuş boyunca hava oldukça sakindi. Hiç türbülans yaşanmadı. Bir buçuk saatin sonunda uçak alçalmaya başladı ve İzmir’e çok yumuşak bir iniş yaptı. Uçak piste değdiği anda heyecandan ilk alkışlayan ben oldum.
Kapıya yanaştıktan sonra uçuş ekibinden kokpite girip görebilir miyim diye izin istedim. Sağ olsunlar, kabul ettiler. Kokpite girdiğimde çok şaşırdım. Günümüzdeki modern uçakların dijital ekranları yerine, bu uçakta tamamen analog göstergeler vardı. Ayrıca arkada bir üçüncü pilot daha bulunuyordu; bu, eski uçaklara özgü bir durumdu.
Bu deneyim benim için tarifsizdi. Hem bir havacılık tutkunu olarak hem de bir yolcu olarak bu uçuş hayatımın en güzel anılarından biri oldu.
