Selin, on yaşında, ortaokula giden tatlı bir kızdı. Annesi hemşire, babası askerdi. Ailesinin meslekleri gereği doğduğundan beri pek çok şehirde yaşamış ve bu şehirlerde çok kısa kalmıştı. Bu durum Selin’i üzüyordu. Her şehir değişikliği, yeni bir okul, yeni arkadaşlar demekti. Bu çok heyecan verici olsa da Selin’i kaygılandırıyor ve yalnız hissettiriyordu. Selin de herkes gibi teyzesi, annesi, babası, anneannesi, dedeleri, babaannesi ve kuzenleriyle birlikte aynı şehirde yaşamak istiyordu.
Bir gün Selin okula gittiğinde kendini yalnız hissettiği için derslerine odaklanamadı. O gün eve döndüğünde annesi ve babası hâlâ işteydi. Selin kendine yemek yaptı, ama üzgün bir şekilde yedi. Annesi eve gelince Selin ona:
—Anne, benimle on dakika oyun oynar mısın, diye sordu.
Annesi üzgün bir sesle:
—Kızım, üzgünüm. Sınava hazırlanmam gerekiyor, dedi ve odasına gitti.
Selin bu sözü duyunca kendini daha da yalnız hissetti. Ama Selin’in bilmediği bir şey vardı: Annesi onu iki gündür gözlemliyordu ve üzgün olduğunu fark etmişti.
Ertesi gün Selin, babasıyla okula gitti ve okuldaki kaydını sildirdiler çünkü Van’a taşınıyorlardı. Yolda Selin uyudu ve rüyasında hiç arkadaşı olmadığını gördü. Sonra uyandığında yeni okuluna gelmişlerdi.
Yeni okulundaki arkadaşları onu sevinçle karşıladı ve hemen aralarına aldılar. Selin’in korktuğu gibi olmadı; çok arkadaş edinmişti. Akşam olduğunda yorgunluktan hemen uyudu.
Anne ve babası bir sürpriz hazırlamıştı: Tüm yakın akrabalarını çağırmışlardı. Ertesi gün Selin uyandığında herkesi gördü ve çok şaşırdı. O an yalnız olmadığını anladı. Sabah ne hissettiği sorulduğunda, Selin:
— Gözlerimi açtığımda gördüklerime inanamadım, dedi ve hep birlikte gülüştüler.
Ve böylece Selin, hiç bir zaman yalnız olmadığını öğrendi.
