Günler birbirini kovalarken sonunda cumartesi günü gelmişti. Tüm haftanın yorgunluğu üzerimdeydi. İşlerimi bitirdiğimde güneş çoktan dağların arkasında kaybolmuştu. Hazırlanıp yatağa girdim. Halbuki yarının, hayatımdaki en büyüleyici pazar günü olacağından haberim yoktu.
Sabah kalktığımda alarmım çalmamıştı halbuki çoktan vakti gelmişti. Uyandığımda odamın eskisi gibi olmadığını fark ettim. Hayallerimi süsleyen odaya sahip olmuştum. İnsan eliyle yontulup boyanmış kapım adeta büyüleyiciydi ama kapıyı araladığımda gördüğüm manzara ayaklarımı yerden kesti. Duvarlardaki renkli, antik boyamalar gözlerimin içindeki ışıkları yaktı.
Sonra tanımadığım bir kadın, kahvaltımın hazır olduğunu söyledi ve aşağı inerken bana eşlik etti. Kahvaltının tadı, görünüşü kadar muazzamdı. Kafamı kurcalayan bir şey vardı: Buraya nasıl gelmiştim? Ne olmuştu? Derken aklıma Hıdırellez dileğim geldi. Bir şatoda yaşamak istemiştim ve gerçek olmuştu.
Bir anda gözlerim parladı. Merdivenlerden koşarak indim ve dışarı çıktım. Oradaydı: Karşımda, hayalimdeki şato duruyordu. Sevinç çığlıkları atarken çok bağırmış olmalıyım ki tanımadığım kadın yanıma gelip iyi olup olmadığımı sordu. Daha sakin bir tonla iyi olduğumu söyledim.
Hayatımın değişeceğini biliyordum ama bu kadar yorulup yıprandıktan sonra, bu değişime hazır olduğumdan emindim.
