Hayatı yaşamak nedir? Hayatı yaşıyor olmak sadece iyi duygular hissedip, mutlu olmak mıdır? Mutsuz olan, kırgın olan insan hayatı yaşayamayan, kaybeden midir?
Bu soruların cevabını derinlemesine düşünmeden basit bir cevabı var diyerekten “Evet” diye cevaplandıracak çok insan olduğuna eminim. Fakat benim felsefemde bu soruların cevabı “Evet” değil.
Hepimiz insanız, kimsenin kimseden farkı yok, herkes aynı duyguları yaşıyor, sadece kimisi daha fazla mutluluk duygusunu hissediyor kimisi de kızgınlığı. Doğrusu da bu tabi, iyi ve kötü diye adlandırdığımız bütün duygulara muhtacız aslında. Mutluluğu güldüğümüz anlar, hüznü kaybettiklerimiz, heyecanı yeni başlangıçlar, huzuru alıştığımız yollar getirir. Tıpkı gece ve gündüz gibi, her duygu hayatımızın dengesini kurar; eksik olan hiçbir şey değil, hissetmekten korktuklarımızdır. Ne yalnızca sevinç bizi tamamlar ne de sadece keder bizi eksiltir; her duygu, ruhumuzun bir rengidir ve hayatı anlamlı kılan hepsinin iç içe olmasıdır. Acı çekmeden sabrı, kaybetmeden değeri, düşmeden yükselmenin kıymetini bilemeyiz. Bu yüzden her hissi kucaklamalı, mutluluk kadar hüznü de benimsemeli, her duygunun bizi daha güçlü ve farkındalığı yüksek biri haline getirdiğini unutmamalıyız.
Mesela düşünün, en eski anımıza gidelim öncelikle, yeni yeni çocuk olduğumuz dönemlere. Eğer dışarıda annemizin elini bırakıp kaybolmamış olsaydık, annemizin neden bizi o kadar tembihlediğini anlamış olur muyduk? Eğer bir şeyleri kaybetmemiş veya kırmamış olsaydık elimizdekinin değerini bilmeyi öğrenir miydik?
Biraz daha yaş almış olalım, ilk okula gittiğiniz anı hayal edin. Ebeveynsiz koskoca 8 saat duracağınız ilk gün. Eğer o gün annemiz babamız bizi bırakmayıp bizle beraber el ele derslerimize girip her anımızda bizle ilgilenseydi yavaş yavaş hayata atılmış olur muyduk? Okul sonrası ilk bisiklet sürüşümüzde babanız sizi bisikletle bırakmamış olsaydı dengede durmayı, bisiklet sürmeyi öğrenmiş olur muydunuz? Peki ya hüzün, eğer lisedeki o ilk aşkınızdan ret yemeseydiniz hayattaki her şeyin istediğiniz gibi gitmeyeceğini, o reddedilişten sonra hala çabalayıp bir kez daha aynı kişiden ret yemek ise sevilmenin zorla kazanılmayacağını ve en önemlisi duygusal dayanıklılığın ne kadar kıymetli olduğun fark etmemizi sağlar. O kişiden sonra hayata devam ediyor olmak, hala duygular besleyebilmek de reddedilişin bir son olmadığını öğretir. Başka bir aşkınızla başarılı bir ilişkiye adım attığınızda hissettiğiniz değer de değerimizin bir başkasının onayıyla belirlenmediğini.
Hadi biraz daha büyüyelim, ilk büyük akademik sınavınız. Eğer ilk düşük aldığınız sınavdan düşük not alıp sonuçlarına katlanmasaydınız, sınava çalışmanın kıymetini anlar mıydınız? İlk dolandırılışınız, eğer o parayı kaptırmasaydınız güvenin değerini anlar mıydınız? Eğer ilk girdiğiniz işte hata yapmasaydınız o işi öğrenebilir miydiniz? Daha da üzücüsü, eğer ilk yakınınızı kaybetmeseydiniz, her şeyin ve herkesin gelip geçici olduğunu anlayıp sevdiklerinize zaman ayırmaya başlar mıydınız?
Hayattaki her “kötü olay” olarak adlandırdığınız anlar aslında bizlere şaşıracağınız derece fazla şey katıyor. İşte bu yüzden şöyle bir söz var: İyi tavsiye veren kişi bir şeyleri çok iyi yaptığından değil, bir şeyleri çok kötü yaptığından çok iyi tavsiye verir. O yüzden hayatımızdaki insanı duygular ve tecrübe olayını gözardı edip, eğip büküp pembe masallara çevirmeye çalışmak yerine o duyguları dibine kadar yaşayın ve o olaydan nasıl bir tecrübe çıkarmanız gerekiyorsa onu çıkarın ve yaşamınıza devam edin.
Unutmayın her şey ve herkes gelip geçici. Hissettiğinizi sonuna kadar hissedin, hislerinizi yaşayın ve hislerinize göre hareket etmekten korkmayın. İçinizden bir şeyi yapmak geliyorsa onu yapın.
