Bir sabah uyandığımda, herkesin iç sesini duyabildiğimi fark ettim. Her ne kadar o gün, hayatımın en uğursuz günü olacağını bilmesem de her şey ilk başta normal görünüyordu.
Kahvaltı için mutfağa gittiğimde başladı her şey. Annem her zamanki gibi biraz mutsuz görünüyordu. Ancak bir anda, ondan bazı garip sesler duymaya başladım. Hayır, kendi kendine konuşmuyordu. Bu ses, sanki içinden, daha doğrusu karnının derinliklerinden geliyordu.
Ses sürekli değişiyordu; bazen bir kuşun şakımasına benziyordu, bazense dünya dışından gelmiş gibi klikler, pingler ve anlaşılmaz uğultulara dönüşüyordu. Açıkçası biraz korkutucuydu. Ama hiçbir şey olmamış gibi davranıp kahvaltımı yaparak evden çıktım. Okulda bu yeni yeteneğimin nasıl ortaya çıktığını hâlâ anlayamasam da her şey ilk bakışta sıradan bir gün gibiydi… taa ki birkaç siyah araba yolumu kesene kadar. Hiçbir şey söylemeden beni zorla araçlardan birine bindirdiler. Gözlerimi bile kırpmadan, sessizce beni bilinmeyen bir yere götürdüler. Gittiğimiz yerde, başıma bir sürü doktor toplandı. Ne olduğunu anlayamadan beni bir odaya itip masaya yatırdılar. Ardından bana bir ilaç verdiler. Birkaç dakika içinde yalnızca göz kapaklarımı oynatabiliyordum.
Bir süre sonra gözlerimle yaptığım bazı hareketlerle – “gözünü kapat”, “aç” gibi komutlara tepki vererek – büyük bir göz egzersizi tamamladım. Sonunda beni odadan çıkardılar ve “Sana güzel bir oda hazırladık.” diyerek başka bir yere götürdüler. “Artık dışarı çıkman çok tehlikeli.” dediler. O günden beri buradayım. Neresi olduğunu bilmiyorum. Pencerem yok. Sadece dört duvar arasında, iç sesleri hâlâ duyarak yaşıyorum.
Ama hâlâ umutluyum. Belki biri mektuplarımı bulur… Belki biri bu satırları okur ve beni kurtarır.
