Bir sabah uyandığımda, herkesin iç sesini duyabildiğimi fark ettim. Önce annemin yanına gittim. Bana gülümseyerek “Günaydın.” dedi ama iç sesi bambaşkaydı: “Yine mi geç kaldım, kahve içmeye bile vaktim yok.”
Şaşkınlıkla geri çekildim. Bu bir şaka mıydı?
Derken kardeşim geldi.
“Tabletimi gördün mü?” diye sordu.
Ama iç sesi çınladı:
“Umarım onu kırdığımı anlamamıştır.”
Okula gittiğimde işler daha da garipleşti. Öğretmen ders anlatırken içinden
“Keşke emekli olsam.” diyordu.
En sessiz arkadaşım Elif’in bile içi bağırıyordu:
“Biri artık beni fark etsin!”
Gün geçtikçe bu yetenek ağırlaştı. İnsanların söyledikleriyle düşündükleri arasındaki uçurum, içimi daraltıyordu. Herkes bir maske takıyormuş meğer.
Sessizlik istiyordum ama iç sesler susmuyordu.
En sonunda, başımı yastığa koyarken kendi iç sesimi duydum:
“Keşke bu yetenek hiç olmasaydı.”
O an anladım:
Bazen sessizlik, duyulabilecek en güzel sestir.
