Sana sorsam sevgili okur, en son ne zaman sabah kalkıp toplumun yüzde doksan dokuz nokta dokuz dokuzunun yaptığı dışında bir şey yaptın? Her sabah, her akşam hep sürekli bir son yokmuşcasına aynı şeyleri yapmıyor musun? Ne yani, yaptığın en farklı şey sabah servisi bankta oturarak beklemek yerine yürüyüş yaparak beklemek ve yahut 1. köprü yerine 2. köprüyü kullanmak. Zaten bunları bir farklılık olarak görecek kadar aciz isen, insanı kendi doğasından öteleyen bir nevi kovan bu düzenin de karşısında duracak ne kudrete ne de cesarete sahipsin demektir.
Hepimizin kafası bir fare gibi bir kapana sıkışmış; öyle ki biz bu kapana aşığız. Önümüze peynir koyuyorlar ya hani, ondan minik minik yiyoruz. Peynir bazen azalıyor, işte o zaman kapanla aramız biraz soğuyor; fakat bu da çok uzun sürmüyor. Ya kapan sıkılıyor biraz, kaçamayın diye, ya da başınızın altına yastık koyuluyor, rahat edin diye. Bu hep devam ediyor: yaklaşık 40 yılda bir kapanın malzemesi değişiyor, 100 yılda bir ise sahibi. Zaten bir insan ancak 2 malzeme, taş çatlasa 2 sahip görüyor.
Bu kapan pek çok şekil alabiliyor; kimisi için okul, kimisi için iş veya karanlıklar içinde yalnızlık… Sahibi bazen birer büyük kuruluş, bazen bakanlık, kimi zaman ise acımasız bir elit oluyor. Hepsi sanırım zülüm etmekten keyif alıyor; ödevleri yağdırıyorlar, çalışma saatlerini fırlatıyorlar, yapıyorlar da yapıyorlar. Ne de olsa peyniri artırıyorlar, her zaman olmasa da. Peynir de pek çok şekil alabiliyor tabii; bir kağıt parçası çoğunlukla oluyor, diploma veya üstünde sayılar yazan mukavvadan bozma bir kağıt.
Ömür böyle geçiyor işte: bir çölün ortasındaki yolda. Rus bir dostum bunu çok iyi anlatıyor: “İnsan, alışkanlıklarının tutsağıdır.” Ağzına sağlık, bana şu kapanın sonunda güzel şeyler olduğunu söyleyen sakallılar yalancı değilse, senle bir Türk kahvesi iyi olur. Sayın okur sen de git yat, yoksa sabaha tuzağını kaçırırsın, hoş olmaz.
