Göklerin bile sustuğu o sabah, Corculum Sarayı gri bir sessizliğe bürünmüştü. Şafak sökmemiş, güneş sis perdesinin ardında kaybolmuştu. Taş duvarlar, rüzgârın iniltisini yankılıyor; demir kapılar, bir lanetin ağırlığıyla inliyordu. Ve o taş duvarların ardında, kırılgan bir umutla büyüyen bir kız vardı: Prenses Valeria Helen Corculum.
Valeria, ışığın çocuğu olarak doğmuştu — ama o ışık, İmparatoriçe Silvia’nın son nefesiyle sönmüştü. Saray halkı, “Tanrıçalar bedel ister,” diyordu. Babası İmparator Cornelius ise o günden beri kızına baktığında karısının ölüsünü görür olmuştu. Yüzündeki sert ifade, kalbindeki kırığı gizlemek için takılmış bir maskeydi. Valeria bunu bilmezdi, bilemezdi; o yalnızca, sevgisini hak etmek için her gün biraz daha çok çabalardı. Ama babasının gözü çoktan bencillikten kör olmuştu.
Bir sabah, taht salonuna usulca girdi. Kırmızı ipek halıların üzerinde yürürken ayak sesleri yankılandı.
“Majesteleri,” dedi ürkek bir sesle, “bahçedeki güller yeniden açtı. Benimle prenses sarayının bahçesini gezmek—”
İmparator elini kaldırdı.
“Yeter, Valeria. Seninle vakit kaybedemem.”
Kız başını eğdi, sesi titredi: “Affedin beni, babam.” Ve o an, pencereden süzülen sabah ışığı soldu; bahçedeki güller bir kez daha boynunu büktü.
Yıllar geçti. Saray takvimine göre, prensesin on dördüncü yaşı, yani sosyeteye çıkış balosu yaklaşıyordu. Kızın kalbi hem umutla hem korkuyla çarpıyordu. Belki bu gece, babası ilk kez gözlerinde gururla ona bakardı.
Sonunda balo gecesi geldi, saray kristal ışıltılarla doldu. Dev avizeler gökyüzünden inmiş yıldızlar gibiydi; keman sesleri mermer koridorlarda yankılanıyordu. Valeria gümüş işlemeli elbisesini giyip aynanın karşısına geçti. Gözleri — hanedanın alameti olan o yakut renkti — mum ışığında parladı.
“Belki… bu gece bana da bakar,” diye fısıldadı kendi yansımasına. Umudu yeniden yeşermişti
Ama o gece, kader başka bir kıvılcım yaktı. Kapılar açıldı; içeri Dük Henric Volcitus Terressa ve yanında genç bir kız girdi. Kız zarifti, altın saçlarının arasından düşen bir tutam yüzüne vuruyor, gözleri yakut gibi parlıyordu.
“Majesteleri,” dedi Dük gururla, “size kayıp evladınızı getirdim: Juliet Jennette Corculum.”
Salonda bir uğultu yükseldi. İmparator yerinden kalktı; gözleri büyülenmiş gibiydi. Juliet başını kaldırdı — ve o an, yakut kırmızısı gözleri saray ışıklarını yaktı.
Cornelius’un dudakları titredi. “Bu… benim kanımdan biri.”
Juliet zarifçe eğildi. “Babamın sevgisini hak etmekten başka dileğim yok, Majesteleri.”
Cornelius konuştu. “Bunu görmek isterim.”
Valeria, kalbinde bir sancı hissetti. Babası, yıllardır kendisine söylemediği sıcak bir kelimeyi bu kıza birkaç saat içinde söylemişti. O gece gülümseyen tek kişi imparatordu — ama o gülüş, Valeria’nın yüreğini parçaladı.
Fakat kimse Juliet’in ardındaki karanlığı göremedi. O bedenin içinde, Kadim Ayna’ya hapsedilmiş İblis Kralı Lucifer Decimus gizleniyordu. Gerçek Juliet çoktan yok olmuştu. Lucifer’ın amacı açıktı: Ayna’yı kırıp, dünyayı sonsuz karanlığa boğmak.
Yaklaşık bir yıl geçti ve Juliet sarayda kalmaya başladı
Bir gece Juliet Valeria’nın odasına geldi, sesi bir yılan gibi süründü:
“Biliyor musun, prenses? Bazı taçlar başa değil, ruha ağırlık yapar.”
Valeria ürperdi. “Ne demek istiyorsun?”
Juliet’in gülüşü soğuktu. “Yakında anlarsın.”
Ve bir hafta sonra, –Valeria’nın on beşinci yaş gününden bir hafta önce— Juliet kendini zehirleyip yere yığıldı. Sabah olduğunda, tüm saray bağırıyordu:
“Prenses Juliet’i kıskandığı için onu zehirledi!”
İmparator, acı ve öfke arasında kaldı. Kızına son kez baktı, ama o bakış yargının soğukluğu kadar keskin, sevginin tatlı sıcaklığından uzaktı.
“Valeria Helen Corculum,” dedi sert bir sesle, “kanım bile olsan, adalet yerine getirilmelidir.” İmparator önündeki idam fermanını imzaladı.
Valeria zindanda sabahı beklerken, karanlıkta ellerini kavuşturdu. Bir anda, kapı aralandı — Juliet belirdi. Gözleri artık bir insanın değil, iblisin gözleriydi.
“Demiştim ya,” diye fısıldadı, “bazı taçlar ruha ağır gelir.”
Ve o anda Valeria anladı: o sadece suçsuz değildi, aynı zamanda bir mağdurdu.
Karanlık ne kadar büyürse büyüsün, ışık da o kadar dirençli doğardı. Hayatı boyunca buna inanmıştı.
Ama ne zaman içinde umut kıvılcımları tutuşsa biri üstüne su atıyordu.
Babası kendi bencil sebepleri yüzünden kızını, bu korkunç dünyada yalnız bırakmıştı.
Hep insanların onu ölçüp biçen yargılayıcı bakışlarına maruz kalmıştı. İnsanlar Valeria’nın yaptıklarını beğenirlerse onu yüceltiyor, tanrıça diye anıyor. Eğer beğenmezlerse onu lanet ilan ediyorlardı.
Yapmadığı bir şey üstüne kalmıştı ve sebepsiz yere cezasını canıyla ödeyecekti. İşte o zaman fark etti, insanlar nankör ve korkak varlıklardı.
İçindeki son umut taneleride sabah güneşiyle beraber toz olup gitti.
Kapı sertçe açıldı. İçeri giren muhafızlar Valeria’nın kollarından tutup onu dışarı sürükledi. Zamanı gelmişti Valeria Giyotinin önünde duruyordu. Son kez etrafındaki kalabalığa baktı. Ve görüşü kararmadan önce her şeye rağmen yinede yaşayıp dünyayı İblis Kraldan kurtarmak istediğini fark etti.
Juliet ise kadim aynayı kırıp yoldaşlarını serbest bıraktı. Dünya karanlığa gömüldü. İmparator pişmanlık içerisinde haykırdı. Dünya iblisler tarafından ele geçirilmişti. Tatlı masalların aksine kötüler yine kazanmıştı. —Ya da en azından öyle görünüyordu—
Işık perisi yaşanan her şeyi hayalkırıklığı içerisinde seyretmiş, ne kadar denesede dünyayı kurtaramadığını düşünmüştü.
Tam o sırada bir Antik büyücü, İmparator Cornelius’un camından odasına girdi.
Cornelius hızla ayağa kalktı ve tehditkâr bir ses tonuyla konuştu. “Sen kimsin?! Burada ne işin var?”
Büyücü Cyprian, yüzündeki maskeyi çıkardı, ve konuştu.”İmparatoru selamlıyorum,”
Cornelius tanıdık yüz karşısında rahatladı ve konuşması için müsade etti.
Cyprian devam etti. “Dünyayı bu iblisten kurtarmak ister misiniz?”
Cornelius’un gözleri parladı, hemen cevap verdi. “Nasıl?”
Cyprian konuştu. “Zamanı geriye alabiliriz, ama karşılığında bir şey vermeniz gerekiyor.”
Cornelius gözlerini kısarak büyücünün sözlerini tarttı. ”Ne vermem gerekiyor?”
Cyprian cevapladı. “Canınızı.”
Cornelius tekrar konuştu. “ Ne kadar geçmişe döndürebilirsin?”
Cyprian biraz bekledi, Valeria’nın ölümünden önceye dönmeliydi. Çünkü iblis kralını durdurabilecek tek güç Valeria’nın on beşinci yaş gününde, ışık perisinin ona bahşedeceği güçtü. “İki yıl yeterli olur.” Diye cevap verdi.
Cornelius kafasını salladı. “Başka bir seçeneğim varmış gibi mi duruyor. Kabul ediyorum…”
Cyprian büyü için hazırlanmaya başladı ve tekrar konuştu “Sadece siz, ben ve Prenses bunları hatırlayacak.”
Cornelius’un sesi fısıltı gibi çıktı. “O akıllı bir kız… beraber birlik olursak dünyayı kurtarabiliriz .”
Sonunda Cyprian büyüyü fısıldadı ve odayı beyaz bir ışık kapladı.
Zaman geriye dönmüştü, Valeria terler içerisinde uyandı ve etrafına baktı. Yaşıyordu. Tam her şeyden umudunu kesmiş ve huzura kavuştuğunu düşünmüştü ki tekrar yatağında uyandı. “Rüya değildi… rüya değildi” diye mırıldandı.
Hadimeler kapısını tıklattı, “Prensesim,”
Valeria alnındaki terleri silip içeri girmeleri için seslendi, hadimeler onu on dördüncü yaş günü —sosyeteye çıkış balosu— için hazırlıklara başlamaları gerektiğini söyledi. Valeria sadece başını salladı.
Saatler su gibi akıp gitmişti, herkes ana salonda partinin başlaması için Prensesin gelmesini bekliyordu. Valeria renk renk taşlarla süslü, zerafet akan elbisesiyle salona girdi. Temkinli ve tedirgindi, her an Juliet belirebilirdi ve bu olmadan önce babasıyla konuşmak istiyordu. Ne kadar ondan umudu kesmiş olsada babasının konu halkı ve ülkesi olunca ne kadar cesur olduğunu biliyordu.
Tahtında oturan babasının yanına gitti.
Cornelius ayaklandı ve aniden kızına sarıldı.
Valeria kaskatı kesildi. Sesi titredi. “Baba…”
Cornelius acıyla kızının kulağına fısıldadı. “Özür dilerim… bu kadar bencil ve kötü bir baba olduğum için. Özür dilerim, canım kızım.”
Valeria’nın gözlerinden yaşlar akmaya başladı ve kollarını sıkıca babasına sardı. “Baba… çok korktum…”
Cornelius konuştu. “Biliyorum… Ama artık yanındayım, sen ben ve Cyprian… onu alt edeceğiz.”
Valeria kararlılıkla göz yaşlarını sildi, ve kafasını salladı. “Güçlerimi on beşinci yaş günümde alıyorum… o zamana kadar onu nasıl oyalayacağız?” Diye endişeyle sordu.
Cornelius yavaşça kızından ayrıldı ve endişeyle ona baktı. “ Bende bundan emin değilim.” Dedi
Valeria düşündü ve Cyprian’la tanışmak istediğini söyledi. Ve Gece yarısından sonra büyücünün kulesinde buluşmaya karar kıldılar.
Parti başladı, Dük Henric Volcitus Terressa, yanında Juliet Jennette Corculum ile belirdi. Kızı imparatora takdim etti. Ama bu sefer imparator Juliet’in oyunlarına gelmedi.
Sonunda gece yarısı oldu ve İmparator, Prenses ve Büyücü buluştu. Bu buluşmada vardıkları sonuç Işık Perisini bir ritüel ile çağırıp Işık Perisinden güçlerini Valeria’ya daha erken vermesini istemekti. Cyprian Işık Perisiyle konuşmak için bir ritüel düzenledi.
Cyprian bu kadar çok mana gücünü üst üste kullandığı için çok yorgun düşmüştü. Ama sonunda Işık Perisi belirdi.
Sapsarı, parlak saçları; bembeyaz teni ve büyük kanatlarıyla büyüleyici duruyordu. “Beni neden buraya çağırdın, Cyprian?” Diye sordu.
Cyprian yorgunluktan sendeledi ve zorla açık tuttuğu gözlerini Işık Perisinin gözlerine dikti. “Gücüne ihtiyacımız var. Yaşananları izlediğini biliyorum… Valeria’ya güçlerini bu gece verebilir misin?”
Işık Perisi düşündü ve sonunda konuştu. “Aydınlık her zaman karanlığı yener. Bana zaferle dönün.”
Cyprian ve Işık Perisi gülümsedi. Ve odasında hazırlanmış bekleyen Valeria sonunda güçlerine kavuştu.
İmparator, Büyücü ve Prenses sabaha doğru zindandaki Juliet’i ziyaret ettiler. Juliet büyücünün ve prensesin mana gücünü hissedince kaşlarını çattı. Sinirle konuştu. “Beni buraya neden kapattınız!”
İmparator cevap verdi. “Boşuna çabalama yakalandın, Lucifer. Juliet’in bedenini rahat bırak ve burayı terk et.”
Bu sözlerin üstüne İblis Kralı alevler püskürtmeye başladı, Valeria Işık Perisinden aldığı güçle İblis Kralını yendi ve sonsuza kadar Kadim Aynaya hapsetti.
İnsanlar Valeria’ya minnet duyarken, bedenine dönen Juliet, kardeşine teşekkür etti.
Babası Valeria’yı veliaht prenses olarak atadı, çok geçmeden Valeria imparatoriçe oldu. Sonsuza kadar mutlu mu yaşadılar bilmiyorum ama kesinlikle iyi bir son oldu.
İşte bu hikaye size Işığın Temsilcisinin yeniden doğuşunu anlattı, belkide her karanlığın sonunda bir sabah gizliydi.
