Işık

Akşamüstüydü ve evde yalnızdım. Annem markete gitmişti, babam ise her zamanki gibi işten geç dönecekti. Odada sadece saatin tıkırtısı vardı. O ses bir süre sonra insanın içine işliyor, sanki “boş ver, uyu” diyordu. Masamın başında oturuyordum, defterlerim karmakarışıktı. Dışarıdan bakan biri beni ödev yapıyor sanabilirdi ama içimde zerre istek yoktu. Pencerenin dışı kapalıydı. Gökyüzü yağmurdan hemen önceki o ağır, insanın içini sıkan renkteydi. Sokaktan geçen arabaların lastik sesleri geliyordu. Başka hiçbir şey yoktu. Her şey çok sıradandı ve bu sıradanlık beni daha da sıkıyordu. Neredeyse uyuyakalacaktım. Tam o anda tuhaf bir şey oldu. Beklemediğim bir anda, pencereden içeri garip bir ışık sızdı. Önce gözlerim yoruldu sandım. Uzun süredir ekrana bakıyordum, belki ondan diye düşündüm. Ama ışık kaybolmadı. Aksine, yavaş yavaş büyüdü. Ne tam sarıydı ne de beyaz. İçinde canlı bir şey var gibiydi, sanki hareket ediyordu. Odanın ortasına doğru ilerledi ve halının üzerine yayıldı. Kalbim hızlanmaya başladı. Korkmuştum ama nedense kaçmak da istemiyordum. Pencereye yaklaşıp dışarı baktım. Sokak aynıydı, binalar aynıydı. Işığın geldiği belli bir yer yoktu. O sırada metalik ve keskin bir ses duydum. Halının üzerine küçük bir anahtar düştü. Eskiydi. Kenarları çizikti. Elime aldığımda soğuktu ve hafif bir yağ kokusu vardı. Bu koku bana babamın eskiden kullandığı motosikleti hatırlattı. Anahtarı avucumda tutarken tuhaf bir şey oldu. Soğukluk yerini hafif bir sıcaklığa bıraktı. Tam o anda dolabın kapağı kendiliğinden aralandı. Bu evde böyle şeyler olmazdı. Her şey bellidir, her şey yerli yerindedir. Cesaretimi toplayıp dolaba doğru yürüdüm. İçeride daha önce hiç görmediğim, ahşabı solmuş küçük bir sandık vardı. Anahtar sanki oraya aitmiş gibi kilide tam oturdu. Sandığı açtığımda içinden eski fotoğraflar çıktı. Fotoğraflarda bendim. Ama hatırlamadığım anlar vardı. Kalabalıkların önünde duruyordum, korkmuyordum, geri adım atmıyordum. Hepsi bendim ama aynı zamanda hiç tanımadığım biriydi. Göğsüm sıkıştı. Nedenini tam anlayamıyordum. Bir anda ışık söndü. Oda yine sessizliğe büründü. Sandık ve fotoğraflar masanın üzerinde duruyordu. Sanki hep oradaymış gibiydiler.

O gece uyumakta zorlandım. Fotoğraflar sürekli aklıma geliyordu. İçimde bir ses vardı, yaşadıklarım bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Belki de insan, olmak istediği kişiyi görmek için böyle tuhaf anlara ihtiyaç duyar. Değişim bazen sessizce gelir, fark etmeden başlar. Ertesi sabah olanların rüya olmadığını hissediyordum. Okula giderken etrafı daha dikkatli izledim. İnsanların yüzlerine, yürüyüşlerine baktım. Herkesin içinde görünmeyen bir hikâye taşıdığını fark ettim. Derste öğretmen soru sorduğunda ilk kez parmağımı kaldırdım. Sesim titredi ama konuşmayı bırakmadım. O an şunu anladım: cesaret, korkunun yok olması değil; korkuya rağmen adım atmaktır. O tuhaf ışık bir daha hiç gelmedi. Ama bıraktığı iz hala benimle. Artık karanlıkta beklemiyorum. Işık gelmese bile artık ne yapmam gerektiğini biliyorum.

(Visited 2 times, 1 visits today)