Gözlerimi açtığımda, ilk fark ettiğim şey sessizlikti. Ama bildiğimiz türden bir sessizlik değil… Derin, canlı ve kendi içinde bir müzik taşıyan bir sessizlikti bu. Kuş sesleri arasında kaybolan hafif rüzgar uğultusu, yaprakların birbirine dokunuşuyla çıkan narin hışırtılar… Kulağım bu sesleri hiç bu kadar net duymamıştı. Uyanmak bile farklıydı burada — sanki gerçek dünyaya değil de, içimdeki başka bir aleme gözlerimi açmıştım.Toprağa uzanmıştım. Hafif nemli ama sıcak bir zemindi altımda. Parmaklarımı kuma daldırdığımda, tanıdık ama yabancı bir hisle ürperdim. Denizden gelen rüzgar saçlarımın arasında dolaşırken, tuzlu havanın burun deliklerime doluşunu hissettim. Derin bir nefes aldım. Bu nefeste yosun, güneşte kurumuş odun, tropik meyveler ve hiç bilmediğim, adaya özgü vahşi bir bitkinin kokusu vardı.
Yavaşça doğrulup çevreme baktım. Gözlerimin gördüğü renkler… Gerçek olamayacak kadar canlıydı. Gökyüzü bir ressamın paletinden fırlamış gibi; sadece mavi değil, içinde lavanta tonları, pembeye çalan bulutlar ve güneşin ışığıyla yanmış altın sarıları da vardı. Ağaçlar sanki buraya ait değilmiş gibi duruyordu — fazla büyük, fazla yeşil, fazla güzel. Her bir yaprak güneşe uzanıyor, gövdeleri ise kendini yere sağlamca kökleyerek dinginliğin sembolü gibi duruyordu.Kıyıya doğru yürüdüm. Her adımda çıplak ayaklarımın altındaki kumların sıcaklığı ve yumuşaklığı beni sarhoş eder gibiydi. Uzakta, deniz kıyısında beyaz köpüklerle oynayan dalgalar çağırıyordu sanki. Dalgaların ritmik sesi, bir annenin ninnisi gibi beni sakinleştiriyordu. Ne zaman son kez bu kadar huzurlu hissetmiştim, hatırlamıyordum.Adayı çevreleyen ormanın derinliklerinden gelen garip kuş sesleri, bilinmeyen bir dilde konuşuyor gibiydi. Sanki bu ada, yıllar boyunca sadece kendiyle konuşmuş, şimdi de bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Her ses, her renk, her doku bana bir hikâye fısıldıyordu. Ve ben sadece dinliyordum.
Ama içimde sadece hayranlık yoktu. Hafif bir endişe, belirsizliğin verdiği bir sıkışmışlık hissi de vardı. “Buraya neden geldim? Geri dönebilecek miyim?” soruları zihnimin kenarından geçiyordu. Ama sonra rüzgar birden yön değiştirdi. Sanki ada, “Şimdi burada ol” diyordu. “Korkma. Kendinden kaçma. Ben sadece seni sana göstermek için buradayım.”O an fark ettim: Bu ıssız ada, belki de benim iç dünyamdı. Kaybolduğumu sandığım yerde aslında en çok kendime yaklaşmıştım. İnsan kalabalığın içinde bile yalnız olabilirken, yalnızlığın ortasında kendini tümüyle hissedebiliyordu.Zaman burada başka akıyordu. Dakikalar saat, saatler gün gibiydi. Ya da belki de zaman hiç yoktu. Sadece “an” vardı. Ve o an, ben tam olarak hayattaydım.
