Her şey o tuhaf ışığın pencereden içeri dolduğu anda başladı, sonra bir patlama sesi, sonra uzun bir sessizlik, sonra da bitmeyen silah sesleri. Her an pencereden bir mermi gelip beni vurabilme ihtimali olsa da o an tek düşünebildiğim şey eşim ve çocuklarımdı. Bir an önce onları yere yatırıp kendim güvende tutmaya çalıştım. Komikti, beni orduya başka bir “Yeni Dönem” için almışlardı ama ayakta silahlarımızı titrek titrek tutarken bizim üstümüze düşmek için can atan toplara karşı koruyacak kimse yoktu. Silah sesleri dinince birlikte kahvaltı yaptık, kimsenin ağzından bir kelime çıkmadı. Olan tek ses, arada bir su dökülme sesi ve sokaktan gelen bağırışlardı.
Kafeme indiğimde camların sadece biri kırılmıştı, durumu düşünürsek gayet katlanılabir bir sonuçtu. Bir an önce içerideki kurşun topunu ve camları toplayıp dışarı attım, kafenin de kapısına bir açıktır levhası koydum. Paris’in caddelerini saracak kaçınılmaz bir ihtilal geliyordu, bu durumda da ne yeni cam alacak ne kafeyi kapatacak para vardı. Bugün birkaç ihtiyar ve genç üniversiteli dışında kafeye fazla kişi uğramadı. Haklılar da, sabah bir kalsiyum kokusuyla kim kahvede oturmak ister ki?
İkinci günün başlangıcı bir hayra alamet değildi, haftalık kahve çekirdeği teslimatım normalden az gelmişti. Sorduğumda aldığım tek cevap merkezde bu kadar kahve olduğuydu. Dükkanı açtığımda bu sefer etrafta her zamanki Paris kalabalığı vardı, sadece normalden iki kat daha fazla mavi ceketli ve beş kat daha fazla altıpatlar vardı; ne kötüye gidebilirdi ki?
Üçüncü gün levhamı hazırlarken kapının yanında bir kağıt asılı olduğunu fark ettim. Yazanları okuduğumda içimi derin bir ürperti bastı; Halkın Muhafızları adlı bir devrimci grubunun yeni üye aldığını yazıyordu. Artık bu gruplar yavaştan kendilerini günışığına çıkarmaya başlamış, krala “Biz buradayız!” diye bağırıyordu. Kağıdı yırtıp kafenin bir köşesine attım. Yaşadığım bu elli yılda kim bilir kaç kral devrildi, ama değişmeyen iki şey vardı: Sokaktaki kavgalar ve artan fiyatlar, ne haftalık aldığım gazetelerin kokusu ne de o sokaktan gelen kireç tadı farklıydı.
Dördüncü gün ekmek yapmak için unumun bittiğini fark ettim. Markette fiyatını arttırmışlardı ama pek şaşırdığımı söyleyemeyeceğim. Fırında aldığım unla ekmeği bitirdikten sonra tadı farklı geldi. Sanki içinde tuzun yanında bir tutam çaresizlik vardı. Müşterilerim de fark etmiş olacak ki sordular ekmek niye bu kadar acı diye. Undandır demekten başka yapabileceğim bir şey yoktu; ne ihtilal hakkında fazla konuşmalıydım, ne ürün kalitesi.
Beşinci gün sokaklarda olan gerginlik, kafenin de içine girmişti. Artık içeride Frig şapkaları da, silindir şapkalar da vardı. Bense rüzgarın esişine göre beremi takıp çıkarıyordum, yapabileceğim başka bir şey yoktu.
Öğle saati geldiğinde garip bir şekilde herkes dışarı çıktı, ben de önemli bir şey olabileceğinden dükkanı kapatıp daireme sıvıştım. Camdan baktığımda merkezin önünde iki şapkalı bir topluluk gördüm; birilerinin belinde tabanca, diğerlerinin sırtında tüfek. İki tarafta kararlı bir bakışla birbirini gözlüyor, diğer tarafı korkutmaya çalışıyordu. Sonunda tabancalardan biri ateş etti, diğer taraf da karşılık verdi; ben de yine yere yatmaktan başka bir şey yapamadım.
Ondan sonra merkeze yakınlığından dolayı yağmacılar dışında bu sokak uğranılmaz oldu, o yüzden aşağıdaki kalan unu eve yerleştirdim. Akşamları yiyecek bulamaz durumda olduk; evde ne yakacak afyon, ne hazırlanacak kahve çekirdeği kaldı. Bu dönem de bitince yine aynı şekilde yaşamaya devam edecekti, bu sefer sadece daha yüksek maliyetlerle.
