Kalbime Basılan Bir Peçete.

İşten her çıktığımda, dışarıya adımımı her attığımda başıma bir iş açmayı beceriyordum. Kaderimdendir diye düşünüyordum, durumu daha beter hale getiriyordum. Fransa’nın lağım kokan, turistlerin övmeye doyamadığı ülkenin pislikleriyle dolu olan sokaklarından bacaklarıma dolanan soğuk bir esinti göğsümü de yakalamıştı buz gibi kollarıyla. Burnuma bir kartanesi kadar çabuk kaybolan sıcak bir hava üfürdükten sonra bacaklarımdan sıkıca kavradı, yürümemi zorlaştırdı. Sıcak hava, yakınlardaki restoranın dumanındandı; havanın bir anda ısındığı yoktu. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve doğaya karşı çıkmaya çalıştığım sıralarda hızlı adımlarımı sürdürüyordum, nereye gittiğimi göremiyordum gözlerime iğne batıran bay esinti yüzünden. Bu iğneler öyle sivriydi ki, gözlerimi yummuştum ve dişimi sıkmıştım. Eve tez varmam gerektiğini biliyordum, koşmaya başladım ama dumanlarıyla caddeleri kaplayan restoranın çöplerinin bulunduğu sokağa girdiğimi farketmemiştim. Bir yağ tenekesine ayağım takıldı ve duvara yüzümün sertçe girdiğini hissettim, alnıma elimi götüremeden bilincimi kaybettim kanla karışan yağdaki yansımama bakarken…

En son ne zaman böyle bir aceleyle işten çıktığımı hatırlamıyordum, evime olan hasretim duvara girmeme vesile olmuştu. Tanımadığım bir yerdeydim, yanağımı sıcacık bir avuç içine yerleştirilmiş bir biçimde buldum ve gözlerimden birini araladığımda sapsarı lülelerimin arasından yeşil gözüm karşımdaki surata bir gölge gibi düştüğünde ağzımdan derince bir nefes verdim. Burnuma pamuksu dokuda bir peçeteyle bastırıyordu buğday tenli eliyle, her kullandığı peçete saniyesinde kana bulanıyordu. Porselen gibi suratımdan bin parça düşmüş gibiydi, yüzüm mahvolmuştu ama bu adam bana bir tutkuyla bakıyordu; gözler yalan söylemeseydi anlayamayacaktım taştan yürekli bu adamın duygularını. Onu…onu karşımda gördüğümde kalbim yerinden çıkacak sandım. Yine onun ellerinde bulmuştum kendimi, yine onun himayesi altındaydım. Bu adam beni ben yapmıştı, üniversiteden beri görmüyordum onu. O olmasaydı okuyamayacaktım, o olmasa yaşayamayacaktım bu dünyada. Saçma sapan sebeplerden ötürü sürekli bir laf dalaşında olduğumuz için, gururumuzu hiçe sayma konusunda kötü olduğumuz için koparmıştık bu kuvvetli bağı. Onu bir daha görmeyeceğime o kadar emindim ki şu an gördüklerim bir hayal gibiydi, birinin beni çimdikleyip ayıltmasını bekliyordum. Yutkunduğumda pis bir tat geldi, yüzümü buruşturdum ama bu iğrenç tat beni dalgın ruh halimden kurtarmıştı. Gözümü zorlukla ama düzgünce açabildim, upuzun saçlarımı omzuma attım ve perçemlerimi geriye doğru tarayıp adamın elini suratımdan çektim. Peçeteyi başımı arkaya doğru savurduktan sonra tutmaya başladığımda ani bir hamleyle ensemden kavradı ve kafamı “nazikçe” öne eğdi, kalın kaşlarını çattığında çakmak gibi olan bakışlarını göremiyordum ama belli ki sinirliydi.

“Öyle yaparsan miden bulanır, benim dediğim gibi dur.”

Sesindeki o siniri nerede duysam tanırım, kimsede olmayan bir duruş vardı bu adamda. Sesimi çıkartmadan baş salladım ve elimi omzuna güçsüzce yerleştirdim. Kaşları bir yay gibi eski haline döndüğünde bana o masmavi gözleriyle baktı, yine yaptın yapacağını dercesine süzdü ve iç çekti. Gözümden bir damla yaş süzüldü, yutkunamadım ve koltuktan aşağı kayıp yanıma çömelmiş olan adamın kollarının arasına girip sıkıca sarıldım. Anın etkisinin altında kaldım diye mi böyle bir saçmalığa başvurmuştum, bilmiyordum. Sıcacık kazağı açık bağrımı ısıttı, hıçkırdım.

“Tekrar benimle beraber ol, senle de olmuyor sensiz de. Yokluğunda aklımı kaybediyorum ucu bucağı olmayan galaksilerde, baş döndürücü güneş sistemlerinden birinde. Beni bir daha o bakmaya doyamadığım, buz gibi okyanusları andıran gözlerinden mahrum bırakma…Bunu sana daha düzgün bir vaziyette söylemeyi isterdi yüreğim, sen de bunun doğru olacağını savunurdun bana. Kavga ederdik, şikayetlenirdik…ben ona bile hasretim.”

Hıçkırıklarımla bölünen bu sözlerimin ardından suratımı tuttu, kazağının yakasını düzelttikten sonra hırıltılı bir homurdanmayla yanağıma küçücük bir buse kondurdu.

“Bazen benim ne tür bir adam olduğumu unutup konuşuyorsun, Mialenni. Seni babandan kurtardım, üniversiteye yolladım diye beni iyilik meleği zannediyorsun. Tam tersi olduğumu farkedemeyecek kadar sarhoşsun aşkından.”

“Herkes senin gibi mantıksal düşünemiyor, anlasana. Üzgünüm seni hala sevdiğim için, seni hala kalbimin odacıklarından birinde tuttuğum için. Üzgünüm tamam mı?”

“Seni buraya yaralandın diye getirmedim. Baban peşinde, benim de peşimde. Bana olan bu sözcüklerini sonraya ayır, tatlı dilinden dökülecekleri sonra dinleyebilirim.”

“Bir dakika, ne?”

“Peşimizde Mialenni.”

Camın kırılma sesiyle tüylerim diken diken oldu, gelmişti. Bütün hayatımı mahvetmek için geri dönmüştü babam. Mükemmel ilerleyen her şeyi bozmak zorunda olan babam, gelmişti. Yağdaki yansımam perde gibi geldi önüme, o çaresizliği tekrar iliklerime kadar hissettim. Kalbim acıyor…

(Visited 9 times, 1 visits today)