Bir sabah uyandığımda dünyanın alıştığım uğultusunun değiştiğini fark ettim. Televizyondan gelen haber spikerinin sesi, sokaktan yükselen konuşmalar, telefondaki mesajlar… Hepsi aynı dili kullanıyordu. Farklı aksanlar, yabancı kelimeler, anlamak için harcanan çaba yok olmuştu. İnsanlığın yüzyıllardır taşıdığı dil çeşitliliği yerini tek, ortak bir dile bırakmıştı.
İlk değişim iletişimde hissedildi. Ülkeler arasındaki sınırlar kâğıt üzerinde varlığını sürdürse de insanlar birbirini ilk kez gerçekten “anlıyor” gibiydi. Bir Japon bilim insanı ile Afrikalı bir çiftçi aynı cümlelerle konuşabiliyor, sorunlarını aracıya ihtiyaç duymadan paylaşabiliyordu. Bu durum, bilimsel gelişmeleri hızlandırdı çünkü bilgi artık çeviri hatalarına takılmadan yayılıyordu. Küresel iş birliği güçlendi, savaşların önemli bir gerekçesi olan “yanlış anlaşılmalar” azalmaya başladı. Eğitim de kökten değişti. Öğrenciler, dünyanın neresinde olursa olsun aynı ders kitaplarını okuyabiliyor, aynı kaynaklara erişebiliyordu. Dil öğrenmek için harcanan yıllar, yaratıcılığı ve eleştirel düşünmeyi geliştirmeye ayrıldı. Göçmenler, gittikleri ülkelerde kendilerini daha az yalnız hissetti çünkü kelimeler artık yabancı değildi. Ancak bu tek dil durumu her yönüyle olumlu değildi. Dillerle birlikte kültürlerin incelikleri, atasözleri, kelimelerin taşıdığı duygusal yükler silikleşmeye başladı. Bir kelimenin bir dilde yarattığı çağrışım, diğerinde bulunmayabiliyordu; şimdi ise herkes aynı ifadeleri kullanıyor, farklılıklar yavaş yavaş eriyordu. Bazı insanlar, atalarının dilini kaybetmenin kimliklerini de zayıflattığını düşündü.
Sonunda anladım ki ortak dil dünyayı daha hızlı, daha bağlantılı ve belki daha barışçıl bir yer yapmıştı fakat insanlığı zenginleştiren çeşitliliğin korunması da en az iletişim kadar önemliydi. Belki de asıl ideal dünya, birbirimizi kolayca anlayabildiğimiz ama farklı seslerimizi de kaybetmediğimiz bir dünyaydı.
