Sabah uyandığında odanın içi henüz gri bir sessizlikle kaplıydı. Mert, alarm çalmadan birkaç dakika önce gözlerini açtı. Tavanı izlerken kalbinin alışılmadık bir hafiflikle attığını fark etti. Yatağından doğruldu, perdeyi araladı. Şehrin üzerine çöken pusun arasından süzülen ışık yüzüne vurdu. Fısıltıya yakın bir sesle, sanki kendine itiraf eder gibi konuştu: “Bu kez bırakmadım.”
Bu söz onun için küçük değildi. Aylar önce şirket küçülmeye gittiğinde ilk çıkarılanlardan biri olmuştu. O gün eve döndüğünde kravatını çıkarıp sandalyeye fırlatmış, uzun süre öylece oturmuştu. Günler birbirine karışmış, saatler ekran başında anlamsızca akmıştı. Ertelediği hayallerine yeni bahaneler eklemişti: “Şimdi zamanı değil.” “Moralim düzelince başlarım.” Ama hiçbir sabah gerçekten başlamamıştı.
Ta ki bir akşam aynadaki yorgun yüzüne bakıp şunu fark edene kadar: Beklemek hiçbir şeyi değiştirmiyordu.
Ertesi gün kendine küçük bir kural koydu: Her sabah bir saatini sadece hayaline ayıracaktı. Eski taslaklarını açtı, yarım kalan dosyaları düzenledi. İlk gün zorlandı. İkinci gün isteksizdi. Üçüncü gün bahanesi hazırdı. Ama yine de masaya oturdu. Ardından yürüyüşlere çıktı; kafasını dağıtmak için değil, toparlamak için. Başvurular yaptı, geri dönüş alamadı. Bazı e-postalar tek kelimelikti: “Üzgünüz.”
O kelime canını yaktı. Ama bu kez kaçmadı.
Sabah telefonuna düşen bildirimle bir an nefesi kesildi. Başvurduğu dergi, gönderdiği öyküyü yayımlamak istiyordu. Dünya bir anda değişmedi. Borçları silinmedi, kaygıları yok olmadı. Ama emeğinin bir yere ulaştığını gördü.
Mert aynanın karşısına geçti. Gözlerinin altında hâlâ izler vardı ama bakışları daha netti. Hafifçe gülümsedi.
“Bu kez bırakmadım.” dedi tekrar.
Ve ilk kez kendine inandı.
