Otobüsten indiğimde hava beklediğimden daha karanlıktı. Sokak lambasının altında durup etrafa bakarken içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk belirdi, sanki her şey olması gerekenden çok daha sessiz, şehir her zamankinden daha yorgundu.
Lambanın titrek ışığı, yere düşen gölgemi olduğundan uzun ve eğri gösteriyordu; gölgem benden önce hareket edecekmiş gibi duruyordu. Sokak normalde kalabalık olmalıydı. Ama dükkânların kepenkleri kapalı, pencereler karanlıktı. Uzaktan gelen tek ses, rüzgârın sürüklediği bir poşetin asfalta sürtünmesiydi. Adım attım. Ayakkabımın sesi gereğinden fazla yankılandı; sanki sokak boş değil de nefesini tutmuştu. Telefonuma baktım. Çekmiyordu. Tam o sırada arkamdaki sokak lambası bir anlığına söndü. Karanlık, kalın bir perde gibi üzerime kapandı. Kalbim hızlandı. Işık geri geldiğinde bu kez yalnız değildim.
Sokağın başında biri duruyordu. Uzun, ince bir siluet. Yüzü seçilmiyordu ama bana baktığını hissedebiliyordum. Geriye doğru bir adım attım. O da attı. Bir adım daha, aynı anda. Bu bir tesadüf olamayacak kadar kusursuzdu.
Koşmaya başladım.
Nefesim boğazıma dolarken arkamdan gelen ayak sesleri çoğaldı. Bir değil, iki değil… Sokağın duvarları daraldı, karanlık üzerime çöktü. Bir köşeyi döndüm ve aniden durdum.
Karşımda, az önce arkamdan gelen siluet vardı. Ama bu kez, yüzü bana aitti.
Gözlerimle göz göze geldik. Gülümsedi. Ben gülümsemedim.
Arkamdan biri omzuma dokundu.
“Geç kaldın.” dedi fısıltı gibi bir ses.
Ve sokak lambası bu kez tamamen söndü.
