Genç adam, içtiği kahvenin son birkaç damlasını yudumlayarak karşısındaki kızın yüzünü inceledi. En fazla 12 yaşında olabilecek küçük kızın ince yüz hatları endişeyle buruşmuştu. Adamın gözlerinin içine bakıyor, belki de ağlamamaya çalışıyordu. “Kuşları sever misin?” adamın sorusu üzerine kız şaşkınlık içinde “Kuşlar mı?” diye cevap verdi. “Evet, kuşlar. Ben kuşları çok severim. O acınası kanatlarıyla istedikleri kadar uzağa, özgürlüğe uçabilecekken o ya da bu nedenle oldukları yerde, veya en azından belli bir rota üzerinde kalırlar. Uçabilecekken konarlar ve kendilerine verilen o müthiş özgürlük olanağını tamamen göz ardı ederler. İnsanlar da kuşlar gibidir. ‘Özgür irade’ dediğimiz yanılgının bir yanılgı olmasının da yegane nedeni insanların özgürlükten özlerinde tiksinmesi, onlara verilen özgürlüğü içten içe kınamalarıdır. Çünkü özgürlük mantık gerektirir. Mantık sahibi olmak ise devamlı muazzam miktarlarda enerji gerektirecektir. İnsanlar da, kuşlar da haklı olarak tembeldir ve bu nedenle özgürlüğü inkar ederler. Özgürlük için savaşmak, yalnızca ve ebediyen acı getirecektir.”
Kızın afallamış yüzünde anlamaya çalışmaya bile tenezzül etmediğini gösteren bir ifade vardı. Abisi neden burada, böyle bir zamanda zırvalıyordu ki? “Bu nedenle özgürlük, daha doğrusu irade, gerçekleştirilmeyen bir varsayım olarak kalmalıdır. Gerçek özgürlük dalgalara kapılıp hayatın absürtlüğünde boğulmaktan geçer. Bir bulut, örneğin, tamamen rüzgara göre sürüklenir. Buna rağmen düzenli bir güzergahı vardır ve senden veya benden fazla şey görüp geçirir. Lakin insanlar hiç mi hiç bulut gibi değildir. Çünkü insanlar narsisizm çeşmelerinden içip, kendilerine boyuna yalan söylerler. ‘Entellektüel kişi’ kimdir bilir misin kardeşim? Gözlerini bağlayıp kulaklarını tıkayarak, sürekli yiyip, yediklerini kusarak günlerini geçiren; bir ahırda domuzların yanında köpek olduğuna sevinen aşırılık abidesidir. Kendini entellektüel yahut aydın olarak tanımlayanlar yalnızca birer budaladır. Ben de bunlardan biriyim, tabii ki. Şayet ben eğer bir bulut olsaydım, yine de irademin zincirleriyle bağlamaya çalışırıdım kendimi. Kendimi fazla büyük görmekten, rüzgardan daha bilge, daha güçlü olduğuma inanırdım. Zaten şimdi de inanmıyor muyum? Düşünmek bir zehir, yasak bir meyvedir kardeşim. Ama kuşları yine de sevmek gerekir. İradeye olan bağlılıkla özgürlüğü elden kaçırmak insanın doğasının en temel ilkelerindendir. Her insan Napolyon olmak ister.”.
Kız, abisinin bunca karışık söz söylemesinden hoşnut değildi. Annesinin cenaze töreni yeni bitmişti. Abisini sonunda susturabilme umuduyla “Ben istemiyorum. Ne özgürlük ne irade istiyorum. Ne de düşünmek.” diye mırıldandı. “Ah, bak işte bu, bir yalandan ibaret. Sen, benim tanıdığım en özgürlükçü kişilerden birisin.”. Kız yüzünü çevirdi. “Onu öldürdüğünü biliyorum. Annemi sen öldürdün. Ama merak etme, kızgın değilim. On iki yıl o kaçıkla o evde tıkılı kalmak korkunçtu eminim ki. Ama şimdi ben varım. İzin ver rüzgar olup, bulut olmana olanak sağlayayım. Dediğim gibi yaşa; teyzeme gitme, seni yatılı bir okula göndereyim. Beş, bilemedin on yıl sonra geçmişi dair her şey silikleştiğinde oradan çıkıp çağdaş bir kadının hayatını yaşayabilirsin.”. Kızın yüzü, bu sefer endişe yerine iğrenmeyle büzüldü. “Senin vereceğin tek kuruşu kabul etmeyeceğim. Yengeme olanları bütün aile biliyor, senin çaresiz kurbanlarından olmaktansa ölürüm daha iyi.”. “Teyzem seni korumaz, eninde sonunda yaptıkların gün yüzüne çıkacaktır. Benimle gelmek istemiyorsan seni zorlamayacağım. Ancak daha zeki olduğunu düşünmüştüm.”. “Benimle ilgili hiçbir şey bilmiyorsun.”.
Islahevinin beton merdivenlerini çıkıp boğucu binaya girerken, doğru şeyi yapıp yapmadığını merak etti kız. Gerçekten bir kuşun cahil özgürlüğünü seçmekle iyi etmiş miydi? Annesini öldürerek kazanmaya çalıştığı o azıcık özgürlüğü de mi kaybediyordu yoksa? Hayır. Haklı olduğuna güvenmek zorundaydı. İnsan olmanın yolu, kararsızlığa izin vermiyordu. Uçacağım, dedi kendi kendine. Uçacağım ve asla konmayacağım.

