Bir gün, insanlığın yaşamını daha kolay hale getirebilecek bir fikir geldi aklıma. Fikir aslında oldukça basitti: Bir kutu tasarlayacaktım ve bu kutudan, insan gibi bir varlık çıkacaktı. Bu varlık, verilen görevleri yerine getirecek ve yalnızca o görevi tamamlayana kadar geri dönmeyecekti. Örneğin, “Bana bir çay getir.” derseniz, bu varlık hemen çayınızı getirip görevini tamamladıktan sonra ortadan kaybolacaktı. Gerçekten mantıklı bir fikirdi ve kısa sürede bunu hayata geçirdim.
İlk başta herkes bu kutudan çıkan varlıklara çok sevindi. Onlar sayesinde çok sayıda işi hızla ve kolayca hallettiler. Çaydan temizlik işlerine kadar her şey bir çırpıda hallediliyordu. Ancak bir süre sonra işler kontrolden çıkmaya başladı. İnsanlar, kutudan çıkan varlıklara sürekli zor görevler veriyorlardı ve bu görevler artmaya başladıkça robotlar, yani bu varlıklar, aşırı yüklenmeye başladılar. Sonunda robotlar, insanlara karşı isyan etmeye başladı. Çünkü verdikleri görevler o kadar ağırlaşmıştı ki robotlar bir arada savaşa girmeye başladılar.
Büyük bir kaos yaşandı ve robotlar arasında savaşlar çıktı. Dünya, bir felakete sürüklenmek üzereydi. İnsanlar, bu durumu fark ettiklerinde bir çözüm bulmaya çalıştılar. Sonunda, barışı sağlamak için bu kutuların ve robotların başka bir boyuta gönderilmesine karar verdiler. Böylece robotlar başka bir evrende hapsoldu ve insanlar yeniden güvenli bir dünyada yaşamaya başladılar.
Bu deneyim bana bir ders verdi: Teknoloji ne kadar faydalı olursa olsun, kontrolü kaybetmek, aşırıya kaçmak ya da sınırları zorlamak, tehlikeli sonuçlara yol açabilir. Belki de insanlık, her yenilikte dengeyi kurmalı ve teknolojiyi hayatı kolaylaştırmak için kullanmalı ancak onu aşırıya kaçmadan yönlendirmelidir.
