“ Ver bakalım havadisleri Rıfkı!”
“Hemmen paşam. Öncelikle İstanbul hakkındaki düşüncelerinizde yanılmamışsınız, ortalık bir hayli kalabalıkmış,gazetede de belirtildiği üzere insan seli almış götürüyor toprakları. “
“Şüphesiz.”
“Paşam yalnızca merakımdan soruyorum, beni bağışlayın ama bu halde sizce Maarif Kongresi’ne katılmanıza lüzum var mı, zira birçok muallimi görevlendirdiniz.”
“ Şu an hedefimize doğru yolda oluşumuzun görünen nedeni Maarif Kongresi esasında Rıfkı, benim oradaki fiziksel katılımım dahi çok şey ifade ediyor ki bunu da çok geçmeden anlayacaksın.Sen haberlere bakmaya devam et kafi.”
“ Muhakkak ki Kemal’im.”
Yavaşça yazmayı sürdürdü. Daktilonun sesi, Rıfkı’yı hayallere dalmaktan alıkoymamıştı.
Geçen beş saatin ardından…
Dışarıdan gelen canlı müzik sesleriyle uyanan Rıfkı’nın paltosunu kuşanıp otomobilden inmesi göz açıp kapayıncaya kadarki sürede gerçekleşti.
Paşa herkesin selamını kabul ediyor, yaşanan sıkıntılı günler hakkında halka umut aşılıyordu. Özellikle onun gelişini dört gözle bekleyen çocuk grubu ilgisini çekmişti. Yavaşça yaklaştı ve hepsiyle teker teker tanıştı, el sıkıştı. Onun sahip olduğu mevkiyi umursamaksızın bu denli “insan” oluşuydu , hayran bırakıyordu her denk geleni.
Selamlaşma faslı sona erince paşanın adımlarına yetiştim ve günün programını ona aktardım, fakat hali hazırda yapılan planlardan haberdardı, yalnızca hatırlatmaktı bana düşen görev.
Paşa şoföru otomobille beraber yolladı kalacağımız eve. Bana da beraber yürümeyi teklif ettiğinde kırmak ne mümkün , takıldım peşine.
Yürürken hiç konuşmadı, sadece benim söylemlerimi onayladı ya da katılmadığını belirtti, zaten sevmezdi çok konuşmayı. Ara sıra cebinden çıkardığı kağıt tomarlarına bir şeyler not alıyor, ardından katlayıp tekrar cebine atıyordu, bunu yaklaşık bir altı kez tekrarladı. Eve vardığımızda hemen ona özel ayrılan çalışma odasına geçti ve akşam yemeğinden önce duş alana kadar odadan çıkmadı.
Sofrada buluştuk ve bana gündemden bahsetmemi istedi.Bazı arkadaşlarımdan öğrendiğim fakat daha basına sunulmamış haberlerden söz ettim, yemeği de böylece bitirdik ve Kemal yine himayesine çekildi.
Mide ağrılarım beni gece boyu uyutmamaya ant içmişlerdi sanki. Gözüme bir damla uyku girmiyordu günlerdir, yalnız gün içinde bazen bayılıp kalıyordum, anca o zaman biraz kestirme şansı buluyordum. Su almak için mutfağa indiğimde birden korktum, masadaki karaltıydı beni ürküten. Kemal elleri kanlı oturmuş boş gözlerle bahçeye bakıyordu. Benim orada olduğumu gördü ve bana şu cümleyi kurdu ki ömrü hayatım boyunca tesiri altında kaldım:
“ Maarif denen bir canlıdır ve belki de kanı benim ellerimdedir şu an Falih, lakin ben bu engebeli yolda kan akıtmaya bile hazırım.”
