Güneş, altın sarısı ışıklarını şehrin üzerine dökerken, bankaların kapılarında uzun kuyruklar uzuyordu. Ama bu bankalar, altının veya doların değil, kalplerden damıtılan, saf sevginin biriktirildiği yerlerdi. Adım Elif’ti ve ben, bu sevgi ekonomisinin en meraklı gözlemcilerinden biriydim. Servetim, ne bir holdingin ne de bir kraliyet ailesinin sahip olduğu türdendi. Benim servetim, bir sevgi madencisinin servetiydi. Her gün, adeta toprağın altından cevher çıkarır gibi, insan ilişkilerinden, doğanın sessiz çağrısından ve kalbin derinliklerinden sevgi kırıntıları toplardım. Bu kırıntılar, en değerli cevherlerden bile kıymetliydi; çünkü her biri, bir yaşamın rengini, bir kalbin sıcaklığını taşıyordu.
Mahallemdeki yaşlı teyzenin yalnızlığını dinlerken, parka çökmüş bankta oturup ağaçlara fısıldarken ya da yoldan geçen bir çocuğa içten bir gülümseme yollarken, sevgi cüzdanım yavaşça dolardı. Bazen bir sokak kedisini okşamak, bazen de komşunun kapısının önüne bırakılmış çöpleri içeri taşımak bile, sevgi haneme küçük bir artı olarak yazılırdı. Bu küçük eylemler, benim için birer yatırım niteliğindeydi; çünkü biliyordum ki, atılan her tohum, filizlenip daha büyük bir sevgi ormanına dönüşecekti. Bir tohumu ektiğinizde, toprağa ne kadar çok sevgi katarsanız, o kadar bereketli bir hasat alırdınız. Benim için de durum buydu; her bir sevgi tohumu, kalbimde büyüyen bir ormana dönüşüyordu.
En büyük servetim, bir keresinde, uzak bir ülkedeki büyük bir doğal felaketin ardından gönüllü olduğumda birikti. Günlerce uykusuz, yorgun ve çaresizlik içinde kıvranan insanlara umut dağıtırken, içimdeki sevgi kaynağı hiç kurumadı. Aksine, her bir gözyaşı, her bir sarılma, her bir titrek teşekkür, cüzdanıma o kadar çok sevgi biriktirdi ki, günün sonunda kalbim sevginin saf enerjisiyle adeta parlıyordu. Bir çocuğun annesinin kucağında bulduğu huzur, bir yaşlının gözlerindeki minnet ve bir ailenin tekrar bir araya gelişindeki sevinç, paha biçilemez sevgi birimleriydi. O gece, yatağımda uzanırken, dünyanın en zengin insanı olmasam da, en huzurlu insanlardan biri olduğumu hissettim. Çünkü biliyordum ki, gerçek zenginlik bankadaki sıfırlarda değil, dokunduğun hayatların ruhunda yankılanan sevgi şarkılarındaydı.
Yıllar geçtikçe, sevgi madenciliği benim hayat felsefem haline geldi. İnsanlar beni “Gülümseyen Elif” diye çağırır olmuştu, çünkü yüzümde her zaman içten bir tebessüm vardı. Bu tebessüm, benim için en büyük servetim olan sevginin dışa vurumuydu. Bazen bir anlaşmazlığı çözer, bazen umutsuz bir kalbe ışık olur, bazen de sadece varlığımla insanlara güven verirdim. Sevginin, maddiyatın ötesinde bir güç olduğunu, dünyanın en büyük zenginliğinin paylaşılan sevgi olduğunu her geçen gün daha derinden anlıyordum. Hayatım boyunca, sevginin sadece bir his olmadığını, aynı zamanda bir eylem olduğunu da öğrendim. Sevmek, vermekti; sevmek, anlamaktı; sevmek, affetmekti. Ve bu eylemler, sevgi bankamdaki bakiyeyi her geçen gün artırıyordu.
Benim için en büyük zorluk, insanların sevgi ticaretini yanlış anlamalarıydı. Bazıları, sevgiyi bir çıkar aracı olarak kullanmaya çalışır, sahte gülücükler ve boş vaatlerle sevgi biriktirmeye kalkışırdı. Ama sevgi ekonomisi, sahtekarlığa geçit vermezdi. Kalbinizden gelmeyen her sevgi eylemi, banka tarafından “geçersiz” kabul edilir, hatta sevgi puanlarınızdan düşüşe bile yol açabilirdi. Bu durum, insanlara gerçek sevgiyi öğretmenin ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Bu yüzden, ben de bir nevi “sevgi öğretmeni” oldum. İnsanlara, sevginin gerçek değerini, onun saf ve koşulsuz doğasını anlatmaya çalıştım. Belki de bu yüzden, benim sevgi birikimim, diğerlerine kıyasla daha yavaş artıyordu; ama her bir birimi, saf ve paha biçilemezdi. Bu dünyada, sevgiyi anlamak, onu yaşamak ve yaymak, en büyük lüks olan huzur ve mutluluğu satın alabilmenin tek yolu olacaktır.
