Mağaranın derinliklerine doğru ilerlerken ayak seslerimin yankısı, içerideki sessizliği bıçak gibi kesiyordu. Arkadaşlarım çoktan geride kalmış, dar geçitten ancak ben sığarak ilerlemiştim. Başımı kaldırdığımda tavandan sarkan damlaların yavaşça yere düşüşünü izledim; her damla, duvarlara vurup tiz bir sesle yankılanıyordu. Merakla adımlarımı hızlandırdım. Belki de bu bölüm daha önce hiç keşfedilmemişti.
Tünel hafifçe genişlediğinde bir süre nefeslendim. El fenerimin ışığı kaygan zeminde kayıyor, karanlığın içinde kayboluyordu. Tam geri dönmeyi düşünürken ansızın bir çatırdama duyuldu. Yukarı baktığım anda tavandaki bir taş parçası yerinden oynadı. Kaçmaya fırsat bile bulamadan bir gürültüyle çöktü ve etrafı toz bulutu kapladı. Bir şeyin başıma çarptığını hissettim, her şey karardı.
Ne kadar süre baygın kaldığımı bilmiyorum. Kendime geldiğimde, önce sadece kalbimin hızlı atışını duyuyordum. Sonra, uzaklardan gelen uğultu zihnimi doldurmaya başladı. Yavaşça gözlerimi araladım ve gözlerimi açtığımda gördüklerime inanamadım. Mağaranın duvarları artık bildiğim gri kayalardan ibaret değildi; üzerlerinde mavi ışıklarla çizilmiş kıvrımlı semboller parlıyordu. Sanki birileri, binlerce yıl önce buraya gizli bir mesaj bırakmıştı.
Ayağa kalkmaya çalışırken başım döndü. Duvarın bir kısmında, el fenerimin ışığını yutuyormuş gibi davranan koyu bir oyuk vardı. İçimde bir ses oraya yaklaşmam gerektiğini söylüyordu. Adımlarım irade dışı atılıyor gibiydi. Oyuğa dokunmamla birlikte semboller harekete geçti; duvarın üzerindeki çizgiler sanki canlıymış gibi titreşti.
Bir anda mağaranın içini buz gibi bir rüzgâr kapladı. Gözlerimin önünde karanlık kıvrıldı, şekillendi ve karşımda belirsiz bir siluet ortaya çıktı. İnsan biçimindeydi ama yüzü yoktu. Yine de beni izlediğini hissedebiliyordum. Siluet hiçbir ses çıkarmadan elini uzattı. O anda duvarlardaki semboller sönüp alev gibi yeniden yandı.
Korkuyla geriye çekildim, fakat ayağım taş bir çıkıntıya takıldı ve yere düştüm. Siluet bir adım attı. Her adımında mağaranın duvarları çatırtıyla sallanıyor, sanki tüm yapı onun ağırlığına dayanamıyormuş gibi çatlıyordu. Nefesim kesildi. Kaçmam gerektiğini biliyordum ama bedenim kıpırdamıyordu.
Birden siluetin olduğu yerden güçle çarpan bir ışık yayıldı. Gözlerimi istemsizce kapattım. Uğultunun içinde bir ses belirdi; ne erkekti ne kadın, ne de tamamen insana ait. “Zaman doldu” dedi, “geri dön.”
Sözleri zihnimde yankılanırken etrafımdaki her şey bulanıklaştı. Titreşim gittikçe arttı ve bir anda yere kapaklandım. Acıyla ellerimi bastırdığımda tozlu taş zemini tanıdım. El fenerim birkaç santim ilerimde yanıyordu. Mağara, çöken taş parçası ve sessizlik… Her şey kaldığım gibiydi.
Ama duvarda, daha önce asla görmediğim bir çizim vardı: Yüzsüz bir figür, elini bana doğru uzatıyordu. Parmaklarım titredi. Neler olduğunu anlamaya çalışırken mağaranın karanlığında yankılanan o sesler. Arkadaşlarımın son çığlıkları. O anda kurtulamayacağımı anladım ve elini uzatan şeyi çaresizce bekledim.
