Sabah ezanıyla uyanmıştım. İşte o gün, bu gündü… Ama kuşlar bile sessizdi sanki. Samsun’un üzerini örten pus, denizden karaya doğru ağır ağır yayılıyordu.
Günlerdir İzmir’in işgali konuşuluyordu; kahvede, fırında, sokakta herkesin yüzü düşüktü. Sessizlik sanki herkesin yüreğine çökmüştü. Kıyıya insanlar toplanmaya başlamıştı. Limana bir gemi yaklaşmaktaydı. Limanın önüne vardığımda öyle büyük bir kalabalık yoktu, ama gelenlerin gözlerinde bir şey vardı… Bir merak, bir şüphe, ama en çok da bir ihtiyaç: Kurtuluş umudu görmek. Kalabalığın arasına ben de karıştım.
“Bandırma Vapuru geldi.” dediler.
Vapur, yavaşça yanaşıyordu iskeleye. Herkes suspus olmuştu. Sadece deniz kıyısına vuran dalgaların sesi duyuluyordu. Sonra gemiden bir grup indi. Önde bir adam…
Onu ilk gördüğümde gözüm sadece ona takılı kaldı. Kalabalığın içinde yürüyordu ama sanki herkesin önündeydi; sadece adımlarıyla bile bir ağırlık taşıyordu. Mavi gözleriyle geleceğin umut ışıklarını saçar gibiydi. İşte, o komutan buradaydı. O an, hayatımda hiç unutmayacağım bir his yaşadım. Sanki bir bataklığa saplanmıştık da biri kolumdan tutup çekmişti beni.
O adam, bu milletin yeniden ayağa kalkabileceğini hatırlatıyordu. Henüz hiçbir şey söylememişti, ama varlığı bile yetmişti.
